ANAYASA
MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Esas No: 2008/1 (SP
Kapatma)
CEVAP
VEREN
: Adalet ve
Kalkınma Partisi
KARŞI
TARAF
: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
KONU
: Esas
hakkında cevaplarımız.
TARİH
:
16.6.2008
İddianameye cevabımızda, hakkımızda
düzenlenen iddianamenin baştan aşağı belli bir siyasi/ideolojik yaklaşımı
yansıttığını, bu haliyle adeta bir muhalif siyasi parti bildirisi niteliğinde
olduğunu, dolayısıyla bu davanın siyasi bir dava olduğunu belirtmiştik. Davanın
siyasi nitelikte olduğuna ilişkin kanaatimiz Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünü inceledikten sonra daha da pekişmiştir. Çünkü, iddia makamının esas
hakkındaki görüşüne de siyasi/ideolojik bir dil hakimdir.
İlk cevabımızdaki tüm tespit ve
hatırlatmalara rağmen iddia makamı, önyargılı ve ideolojik tutumunu maalesef
esas hakkındaki görüşünde de ısrarla devam ettirmiştir. Tıpkı iddianame gibi,
esas hakkındaki görüş de baştan sona emperyalizm, ihanet, irtica,
mürteci, din tacirleri, tertipçi, sömürgeci, mandacı, işbirlikçi,
gerici, iç ve dış odaklar ve siyasi hegemonya projesi gibi hukuken
tanımlanması imkansız ve fakat belli bir siyasi/ideolojik tavrı yansıtan
kavramlarla doludur.
Tarihi yorumlamak veya tarihi
yargılamak, hiçbir kapatma davasının konusu olamaz. İddia makamı, delil
yokluğunun ortaya koyduğu çaresizliği ve açığı, tarihe subjektif atıflar yaparak
gidermeye çalışmaktadır. Ak Partinin doğuş tarihi ve illiyetin kurulabileceği
zamanın başlangıcı bellidir: 14 ağustos 2001 . Hukuk, kapatma davasında, zaman
tünelini siyasal partinin tüzel kişilik kazandığı tarihten geriye işletecek bir
mantığı açıkça reddetmektedir.
Cumhuriyetimizin yakın tarihinde
yaşanmış ve çoğunun üzerindeki sır perdesi hala aralanmamış olan 12 Eylül 1980
öncesinin siyasi çatışma ortamında yaşanan elim hadiseleri, siyah beyaz
keskinliğiyle açıklamaya çalışan indirgemeci yaklaşımla tanımı belirsiz ve soyut
bir irtica tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığına delil olarak göstermek
anlaşılır gibi değildir. Daha da önemlisi, partimiz hakkında açılan bir kapatma
davasında bu olaylara gönderme yapmak ve tehlikenin bugün de mevcudiyetini
vurgulamak suretiyle, negatif imaj oluşturmaya çalışmak, hukuk etiği ile de
bağdaşmamaktadır. Kısacası, tarihi sürekli kötüden iyiye doğru giden düz bir
çizgi olarak gören ve karmaşık toplumsal olayları da kategorik genellemelerle
açıklamaya çalışan bu pozitivist yaklaşım, hukuk alanında telafisi imkansız
sonuçlara yol açabilmektedir.
Diğer yandan, altında YARSAV
Yönetim Kurulu yazan bir kağıdın iddianamenin ekleri arasında çıkması,
toplama delillerle şişirilerek özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınan
iddianamenin siyasi mülahazaları yansıtan bir metin niteliğinde olduğunun bir
başka göstergesidir. İddianamede Talim ve Terbiye Kurulunda kadrolaşmaya
gidildiği yönündeki iddianın delili olarak sunulan gazete haberinin YARSAV
Yönetim Kurulu imzasını taşıyan bir kağıdın arka tarafına yapıştırılmış olması
manidardır. Partimize ve hükümet politikalarına karşı tavırlarıyla bilinen
YARSAVa ait kağıtların partimiz hakkında kapatma talebinde bulunan bir
iddianamenin ekinde neden ve nasıl yer aldığını biz anlayabilmiş değiliz. Ne
ilginç tesadüftür ki, Tüzüğümüzde özellikle vurgulandığı üzere YARSAV siyaset
dışı ve üstüdür ifadesine de yer veren YARSAV Yönetim Kurulu imzalı bu yazı
bir siyasi partinin kapatılması talebiyle düzenlenen iddianamenin ekleri
arasında çıkmaktadır.
Başsavcılığın partimiz aleyhine
kullandığı delillere ait belgelerden birisinin YARSAVa ait bir yazının arkasına
yapıştırılmış olması, bu delilin YARSAVda oluşturulduğu izlenimini vermektedir.
Birliğimizi kapatma hükmü taşıyan taslak her şeye rağmen kanunlaştığı takdirde
yasal haklarımız kullanılacak, Anayasanın 90/son maddesi uyarınca tüzel
kişiliğimiz devam edecektir ifadesine de sözkonusu yazıda yer vererek, yasayla
dahi kapatılamayacağını ileri süren YARSAVın partimizin kapatılması için delil
oluşturma sürecine katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır. Başsavcının Anayasa
Mahkemesi önünde bu durumu nasıl açıklayacağını doğrusu merak ediyoruz.
Aynı şekilde, Ak Parti Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak iddianamede yer alan 46 nolu iddianın
delilleri arasında bulunan bir gazete kupürünün üzerinde el yazısıyla RTE
röportajı şeklinde bir ifadenin bulunması da, delillerin siyasi yaklaşımla
toplandığını göstermektedir. Türkiyede bazı köşe yazarlarının Başbakanı sözde
tahfif için kullandıkları jargonun iddianame eklerinde el yazısıyla kullanılması
düşündürücüdür.
Son olarak, Başsavcılığın özellikle
esas hakkındaki görüşünü okuduktan sonra, tasavvur ettiği toplum modeli hakkında
dehşete düşmemek mümkün değildir. Farklılıkları düşman olarak gören,
çoğulculuğa, çok partili yaşama, siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına,
aydınlara, din adamlarına ve üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlara kuşkucu
ve komplocu bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Demokrasiyle laikliği bir araya
getiren demokratik laiklik kavramından bile rahatsızlık duyan bir anlayışın,
ne demokrasiyi ne de laikliği koruması mümkündür.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi,
hakkımızda açılan kapatma davası hukuki gerekçelere değil önyargının beslediği
siyasi mülahazalara dayanmaktadır. Gerçekte olup bitenle hiçbir alakası olmayan
iddia ve ithamlardan oluşan iddianame ve esas hakkındaki görüş, partimizi ve
onun şahsında milletimizin hür iradesini tasfiye etme projesinin bir parçasıdır.
İlk cevabımızda, bu davanın siyasi bir dava olduğunu ayrıntılı bir şekilde
açıklamıştık. Esasa ilişkin bu cevabımızda da davanın, hukuki mesnetlerinin
bulunmadığını ortaya koyacağız.
İlk cevabımızda ifade ettiğimiz
gibi, bu davanın temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının
Başsavcının anlayışıyla bağdaşmaması yatmaktadır. Sözgelimi, Başbakanın
laikliğin bireyin değil, devletin bir niteliği olabileceğine dair sözleri modern
laiklik anlayışını yansıtmasına rağmen, iddianamede laikliğe aykırı olarak kabul
edilmiştir.
AK Partinin laiklik
anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla tamamen
uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik anlayışı,
başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit içermemektedir.
Laiklik, farklı din ve
inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada
barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasal bir ilkedir. Bu nedenle
laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2 nci
maddesinde laiklik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek bir niteliği olarak sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki
din istismarı yasağının amacı da, esasen devletin laik niteliğinin
aşındırılmasını engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak
laiklik, toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı
gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci maddesinin
gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe
sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına
gelir.
Bu anlamda laiklik, çağdaş
demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının
din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir. Devletin inançlar
karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin
esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile devlet
işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir
yandan devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin
bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını
gerektirmektedir.
Toplumda barışı kurmak ve
sürdürebilmek için devletin laik bir hukuk düzenine, laik bir yönetim cihazına
sahip olması şarttır. İnançlar konusunda tarafsız olan devlet güven verici
olur. Farklı inanca mensup olanların, tarafsızlığından emin olduğu devlet,
herkes üzerinde haklı ve meşrû bir otoriteye sahip olacaktır. Laik devletin
gölgesinde iş gören kamu erki, inanç çatışmalarını peşinen önleyecek meşrû güce
ve saygınlığa ve bu gücün caydırıcılığıyla inançlar dünyasından beslenen bir çok
çatışmayı da daha çıkmadan önleme yeteneğine sahip olacaktır. Egemenliği
kullanan erklerin, bunlar içinde özellikle yargı erkinin altında kalabileceği en
ağır töhmet, inançlar dünyasında taraf olmaktır.
Öte yandan, dinî inanç
farklılıklarını barış içinde bir arada yaşatmak için var olan laiklik, bir
inanca dönüşmemelidir. Eğer dönüşürse bu inanç bu sefer, devlet içinde iktidarı
kullanan iki kanat arasındaki rekabette, bürokrasinin çoğunluk iktidarına karşı
silahı haline gelecektir. Laiklik prensibini zayıflatan ve hukukî değerini yok
eden en büyük risk laikliğin de diğer inançlar karşısına, her ne gerekçe ile
olursa olsun bir inanç olarak çıkartılmasıdır.
Laikliği bir din, bir inanç veya
diğer inançları ortadan kaldırmaya çalışan bir prensip olarak anlamak ve
yorumlamak, laik hukuk düzenine ve toplumsal barışa yönelik en yakın ve ciddi
tehlikedir. Kendisine bir ideoloji veya bir inanç değeri yüklenen laikliğin,
devleti inançlar konusunda tarafsız kılma görevi ortadan kalkmakta ve devlet
iktidarını inanç çatışmalarının tarafı, hatta alanı haline
getirmektedir
Bu davada AK Partiye yönelik iddia
laikliğe karşı eylemlerin odağı olmaktır. Bu iddianın doğrulanabilmesi
için öncelikle laiklik kavramı konusunda bir sarahatin bulunması şarttır.
Nitekim iddia makamı, bu muhakemeyi yürüterek laiklikten ne anlaşılması
gerektiği konusunda yaklaşık 12 sayfa devam eden açıklama ve yorumlarla,
korumaya çalıştığı laiklik prensibini tanımlamıştır. İddianamedeki laiklik tanım
ve yorumları baştan aşağı sorunludur. Bu tanımlar bilimsel değildir, sarahat
yoktur, kendi içinde çelişkilidir, subjektiftir, hukuk standartlarına uygun
değildir ve en önemlisi koruduğunu iddia ettiği laiklik prensibinin kendisine
bütünüyle zarar verici unsurlar içermektedir.
Kendi içinde tutarlılık taşıyan,
bilimsel muhakemeye uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin evrensel
birikimiyle uyumlu, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve uyulacak,
hukukî standartlar taşıyan bir laiklik tanımı iddianamede yer almamaktadır.
İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla totaliter bir ideoloji,
bir felsefî kanaat ve en tehlikesi diğer dinî inançlarla rekabet halinde olan
bir inanç sistemi tanımlanmakta ve savunulmaktadır. Bu tanımlamalar bireysel
hak ve özgürlüklere yönelik ciddi ve yakın bir tehdit içermektedir. Çünkü bu
tanımlarda geçen inançlar, bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır.
İddianamede laiklikten ne
anlaşılması gerektiği konusunda yapılan ilk açıklama, laikliği bir yaşam
biçimi olarak tanımlamaktadır: Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli
olan bir uygar yaşam biçimidir
(s. 10). Bu tanım laikliği bir yaşam
biçimi olarak kavramlaştırmaktadır. Bu tanımlamada yer alan aklın
öncülüğü ve bilimin aydınlığı gibi felsefî atıflar felsefe ve bilim tarihinde
tartışmalı ve sorunlu konulardır. İktibas edilen bu cümle, bir hukuk metninin
uyması gereken sarahate uygun değildir. Ancak dikkatli bir analizle, (1)
laikliğin bir yaşam biçimi olduğu, (2) bu yaşam biçiminin de (a) özgürlük
ve demokrasi anlayışının, (b) uluslaşmanın, (c) bağımsızlığın, (d) ulusal
egemenliğin, ve (e) insanlık idealinin temeli olduğu, (3) bu tanım içinde
yer alan özgürlük ve demokrasi anlayışının ise Orta çağ dogmatizmini yıkarak
aklın öncülüğü ve bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi
anlayışı olduğu görülmektedir. Bu cümleden laikliğin, her şey anlamına
geldiği, ideal bir toplum düzenine işaret ettiği sonucu çıkartılabilir. Her
şeyi içeren bir tanımlama, aslında hiçbir şeyi anlatmaz. Üstelik bu cümlede ve
aynı çizgide laikliği tanımlamak için sıralanan diğer cümlelerde yer alan
idealler ile laiklik arasında bilimsel bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.
Bilimsel bir tanımda yer alması
gereken, tanımlanan varlık ile tanımlayan unsurlar arasındaki illiyet bağı bu
cümlede yoktur. Üstelik her şey olma özelliğine sahip bir kavram,
hukukun değil ideolojilerin boşluk kabul etmez dünyasının totallik yani bütünlük
iddiasına cevap verebilir. Bu cümleden bir laiklik tanımı değil, yeni
açıklamalara ihtiyaç gösteren varsayımlar çıkar.
Cümlenin tek sarih yanı, laikliğin
bir uygar yaşam biçimi olarak tanımlanmasıdır. İddia makamının laikliğin
nasıl bir yaşam biçimi olduğunu açıklama mükellefiyeti bulunmaktadır. Benzer
yaklaşım, laikliğin insanlara mı, yoksa devlete ait bir nitelik mi olacağı
konusunda, AK Partiye isnat edilen suçlamada da görülmektedir. İddia makamı,
partimiz genel başkanının insanlar laik olamaz sözünü, laiklik karşıtı bir
eylem olarak tanımlamakta, esas hakkındaki görüşünde de bu iddiasını ısrarla
sürdürmektedir (s.5).
Laikliği yaşam biçimi olarak
tanımlamak, beraberinde çok ciddi siyasi ve toplumsal sorunlar doğurabilecektir.
Bu sorunları anlamak için öncelikle yaşam biçiminin ne olduğuna bakmak
gerekir. Yaşam biçimi sosyolojik bir deyimdir. Bireylerin ayrıntılı yaşam
tercihlerini ifade eder. Sosyal ilişkilerde, tüketim kalıplarında, eğlence ve
kıyafet seçiminde her hangi bir zaman ve yerde sergilenen davranışlar setini
anlatır. Sosyolojinin zengin dalları arasında sağlık ve yaşam biçimi
sosyolojisi (Health and Lifestyle Sociology) adıyla bir bilimsel disiplin de
bulunmaktadır. Yaşam biçimi içinde yer alan davranış ve pratikler,
alışkanlıkların, klasik eylem biçimlerinin ve akılcı davranışların bir
karışımıdır.
Bir hayat biçimi, tipik olarak
bireysel tutumları, değerleri ve dünya görüşünü yansıtır. Yaşam biçimi
tabirinin siyasal alanda kullanılması, farklı yaşam biçimlerinin meşruiyetini
tanımak ve bireysel tercihlere saygı göstermek içindir. Kısaca yaşam biçimi
toplum içinde bireyin, karşısında duran kültürel seçenekleri özgür tercihlerine
konu ederek, kendi hayat tarzı olarak benimsemesidir. Batıda yaşam
biçimi siyasî bir kavram olarak kullanıldığı zaman peşinen farklı hayat
tarzlarının bir arada olduğu toplumun meşruiyetine göndermede bulunulmaktadır.
Geleneksel yaşam biçimi, bireyin geleneklere değer vererek yaşamasıdır.
Dindarlığı bir yaşam biçimi olarak benimsemek, bir dine inanmanın ötesinde,
bireyin o dinin pratiklerine hayatında önemli bir yer ayırması demektir.
Yaşam biçimi, asgari ölçekte bireysel hayatımızın, özgürlüklerimizin bize
tanıdığı çerçevede yaptığımız tercihlerle oluşur. Yaşam biçimimizi özgürce
belirlemek, bizim en temel haklarımızla ilgilidir.
Laiklik yaşam biçimi olarak
tanımlandığı zaman, otomatik olarak farklı yaşam biçimlerinden biri tercih
edilmiş olacaktır. O zaman sorulması gereken soru hangi yaşam biçimi laik yaşam
biçimidir? sorusu olacaktır. İddianamede yer alan tanım bir uygar yaşam
biçimi vurgusunu yapmaktadır. O zaman hemen uygar olmayan yaşam biçimlerini
laik yaşam biçimlerinin karşısına koymamız gerekecektir. Uygar olmayan yaşam
biçimleri konusunda, ampirik araştırmalar karşımıza geniş bir yelpaze
çıkartmaktadır. Uygar yaşam biçimi incelmiş estetik duyguların, zevklerin,
dışa açık dünya görüşünün, şehirleşmiş adetlerin ve görgü kurallarının içinde
yer aldığı geniş bir yelpazeyi içerdiği gibi; uygar olmayan yaşam biçimi de
kendi içinde daha geniş bir yelpaze oluşturur. Göçebelikten, köylülükten,
gecekondulardaki, geleneksel ve dışa kapalı yaşam biçimlerine kadar her
seçenek, uygar olmayan yaşam biçimi içine yerleştirilebilir. O zaman kaçınılmaz
olarak araştıracağımız şey, farklı yaşam biçimleri ile laiklik arasındaki ilişki
olacaktır. Bu ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu ilişkiyi kurmak ve bize hangi yaşam
biçiminin laik yaşam biçimi olduğunu göstermek, laikliği bir yaşam biçimi
olarak tanımlayanların görevi olsa gerektir.
Partimizin anlayışına göre, laiklik
bir yaşam biçimi değildir. Çünkü laiklik, farklı yaşam biçimleri arasından
birini tercih etmek olarak tanımlanamaz. Akıl ve bilim, insanoğlunun yaşadığı
tarihsel tecrübe ışığında laikliğin bir yaşam biçimi değil, farklı yaşam
biçimlerini hem özgür hem de barış içinde bir arada yaşatmak için geliştirilmiş
çok önemli ve değerli bir hukuk prensibi olduğunu göstermektedir. Laikliğin
özgür ve demokratik toplumlarda gelişmesi ve yerleşmesi, bu toplumların farklı
yaşam biçimlerine saygı temelinde kurulmasındandır. Laiklik bir yaşam biçimi
değil, tersine farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış içinde yaşatan
prensibin adıdır.
Devlet, farklı dinî inançların ve
pratiklerin de içinde yer aldığı farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış
içinde yaşatmak zorundadır. Bunun yolu, yaşam biçimlerinden birini tercih
etmemek, bu yolla yaşam biçimlerinin birbiri üzerinde tahakküm kurmasını
engellemektir. Laikliği yaşam biçimi olarak kabul etmek, laikliği ortadan
kaldırmak demektir. Sonuçta bir yaşam biçimi kalıbına dökülen laiklik, içi ne
ile doldurulursa doldurulsun diğer yaşam biçimleri için tehdit oluşturacak, bu
sefer toplum, devlet ve hukuk himayesinde değerli ve imtiyazlı bulunduğu için
totaliter bir yaşam biçiminin dayatması ile
karşılaşacaktır.
Laikliğin bir yaşam biçimi olarak
kabul edilmesi, pratik olarak bir yaşam biçiminin benimsenmesi ve toplumun
farklı kesimlerine bu yaşam biçiminin dayatılması sonucunu verir. Bunun için
tercih edilen yaşam biçiminin devlet katında bir ideolojiye veya düşünce
sistemine dönüştürülmesi gerekir. Laikliğin bir yaşam biçimi olarak kabul
edilmesi, devletin totaliter ve dayatmacı bir devlete dönüşmesine yol açar.
Totaliter devletlerde görülen belli bir insan tipinin ve yaşam biçiminin
yüceltilmesi, özgürlüklerin de sonu olur. Sovyetler Birliği tecrübesi, laikliğin
ancak totaliter bir ideolojinin çatısı altında bir yaşam biçimine
dönüşebileceğini, bunu gerçekleştirmek için farklı yaşam biçimlerinin yok
edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Laikliği yaşam biçimi olarak
tanımlamak Anayasamıza da aykırıdır. Anayasa, farklı yaşam biçimlerinin
yan yana yaşayabileceği özgürlükleri garanti altına alırken, devleti bu konuda
tarafsız olmaya zorlamaktadır. Anayasamızın Başlangıç kısmında Her Türk
vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet
gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu
bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve
yetkisine doğuştan sahip olduğu vurgulanmaktadır. Burada özellikle onurlu bir
hayat sürdürme ve maddi ve manevî varlığını
geliştirme hak ve yetkisi ancak
farklı yaşam biçimlerine devlet katında meşruiyet tanınması ile mümkündür. 5
inci maddede devlete yüklenen
insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi
için gerekli şartları hazırlama
görevi, yaşam biçimi dayatan bir devletin
elinde yerine getirilemez. 17 inci maddede herkese tanınan maddî ve manevî
varlığını geliştirme hakkı elbette yaşam biçimi dayatan devletin çatısı
altında gerçekleştirilemez. Devletin bir yaşam biçiminden yana tercihte
bulunduğu ülkede Anayasanın 20 nci maddesinde herkese tanınan özel hayata
saygı gösterilmesi hakkının anlamı kalmaz. Anayasamız, farklı yaşam
biçimlerinin teminatıdır. Anayasamıza göre, hangi isim ve kalıp içinde olursa
olsun, devlet bir yaşam biçimini tercih edemez, hele hele onu laiklik adıyla
toplum üzerinde tahakküm aracına dönüştüremez.
İddianame laikliği, pozitivist ve
rasyonalist bir felsefî inanç olarak tanımlamakta ve savunmaktadır. İddianamede
yer alan şu tanımlama ve tasvir, esasen iddianamenin bütününe yansıyan felsefî
inancı temsil etmektedir: Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel
evrimlerinin son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir (s.
10-11). Bu ilginç ifadelere karşı söylenecek ilk şey şudur: Bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşam yoktur ve bugüne kadar dünya üzerinde
hiç kimse bilime dayanan yaşamı icat edememiştir. Böyle bir yaşam biçimi olsa,
siyasî yaşam için demokrasinin, sosyal ve kültürel yaşam için özgür tercihlerin
bir anlamı kalmaz. O zaman bilim adına bir otoritenin bu yaşamı önümüze koyması
ve bizim de ona uygun yaşamamız gerekir.
Bu tanımlama bir felsefî inançtır.
Laikliğin bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş
düzenleyicisi olduğunu kabul etmek, ancak ve ancak 19. yüzyılda geçerli olan ve
bilimcilik (scientism, bilimperestlik) adı verilen pozitivizt felsefenin bir
türünü benimsemekle mümkündür. Bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel
yaşam ibaresi, 19. yüzyılda kalmış pozitivizme özgü bir iddiadır. Bu iddia
çağdaş bilimin varmış olduğu nokta açısından ilkel, geri ve çağdışıdır.
Böylesine geri bir bilim anlayışını savunmak, modern ve ileri bir ülkede kabul
edilemez. Bu geri bilim anlayışını laiklik olarak takdim etmek ise, en başta
laikliğe haksızlıktır.
Üstelik iddia makamı laikliği bir
felsefî inanca dönüştürerek ve bir felsefî inanç halinde savunarak Anayasanın
10 uncu maddesini açıkça ihlal etmektedir. Anayasanın bu maddesi herkesi
dil,
ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve
benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit ilan etmektedir.
Felsefî inançlar konusunda ayrım gözetmemek için devletin, bir felsefî
inançtan yana olmaması gerekir.
Aslında 10 uncu madde bu yönüyle
aynı zamanda bir laiklik tanımı içermektedir. Uzun tarihi boyunca laiklik
prensibi, kanun önünde eşitliki sağlamak üzere yaşam alanı bulmuştur. Çünkü
devletin veya siyasî otoritenin dinler karşısında taraf olması, kanun önünde
eşitlikin gerçekleşmesini engellemiştir. Ancak, devletin dinler karşısında
tarafsız olması yeterli olmamıştır. 18. yüzyıldan itibaren rekabet haline giren
inançlar arasına felsefî inançlar da girmiştir. Bu felsefî inançlar arasında
özellikle din karşıtı olanlar, devletin inançlar konusunda tarafsızlığını temin
etmek için dini inançlar gibi mesafeli durması gereken inançlar olarak kabul
edilmiştir. Devletin eşitliği tesis etmek üzere tarafsızlığı, sadece dinler
arasında değil aynı zamanda felsefî inançlar için de söz konusudur. Devletin
tarafsızlığını kaybetme ihtimali olan bir düşünce veya inançla karşılaştığı
zaman bunun mutlaka müesses bir din olması gerekmez. Müesses dinlerle rekabet
halindeki felsefî inançlardan biri yanında yer alan ve devletin zorlayıcı
gücüyle bu inancı benimsetmeye kalkan devlet de tarafsızlığını, dolayısıyla laik
niteliğini kaybedecektir.
İddianamede yer alan şu cümle,
laikliği anayasal prensip olarak sahip olduğu güçlü konumdan uzaklaştırmakta,
felsefî tartışmaların tüketiciliğine hapsetmektedir: Demokrasiye geçişin de
aracı olan lâiklik, Türkiyenin yaşam felsefesidir (s.13). Laiklik bir yaşam
felsefesi olamaz. Laikliği yaşam felsefesi olarak tanımlamak onu felsefe
dünyasının labirentlerinde kaybetmeye yol açar. Oysa laikliğin açık ve sağlam
bir hukuk prensibi olarak herkesin anlayacağı ve uyacağı şekilde varlığını
sürdürmesi gerekir.
İddianame,
bilimcilik/bilimperestlik (Scientism) adı verilen bir felsefî inanca
dayanmaktadır. Bilimcilik, doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal alana da
uygulanabileceği varsayımına dayanır. Bu varsayım, pozitivist felsefenin bir
önermesidir. Pozitivizmin denklik teorisine göre doğa ile toplum arasında
hiçbir gerçeklik farkı yoktur; toplumda da, doğada olduğu gibi gözlem ve tecrübe
ile keşfedilmesi gereken düzenlilikler vardır. Bu varsayımdan pozitivizme özgü
çok önemli bir iddia çıkmaktadır: Gözleme ve tecrübeye dayalı pozitif bilime
uygun, bilim tarafından düzenlenmiş bir toplum hayatı kurulabilir. Toplumsal
ilerleme fikri de, bu iddia ile temellendirilen bilimsel bilginin gelişmesi ile
insanlığın sürekli daha iyiye ve mükemmele doğru evrileceği inancını ifade eder.
19. yüzyıla damgasını vuran bu
felsefenin en ileri örneğini Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali kitabı
ile vermiştir. Comte, bu kitapta bir bilim dininin unsurlarını, ibadet ve
ayinlerini ve örgütlenmesini anlatır. Bu tez, aynı zamanda dinî düşüncenin
yerini kaçınılmaz olarak bilimin alacağını ileri sürmektedir. Amaç, bilimsel bir
toplum hayatının kurulmasıdır. 20. yüzyılda bu görüşün taraftarı hemen hiç
kalmamıştır.
Pozitivist bilim ideolojisi,
yücelttiği bilimsel yasalara ve evrensellik ilkesine boyun eğilmesini talep
eder. Bilim, bu şekilde buyurgan bir otorite halini almaktadır. Bu anlayış, tek
tanrılı dinlerin yerine tek bir bilim anlayışını yerleştirir. Farklı
olana, var olma hakkı tanımaz; topluma uyarlandığı zaman da demokrasiye geçit
vermez. Çünkü tek bir bilimsel hakikat vardır, herkese düşen o gerçeğe teslim
olmaktır. Pozitivizm, bu yüzden demokrasiye karşı çıkışı meşrulaştırmak için
totaliter ideolojilerin elverişli aracına dönüşmektedir.
Pozitivist mantık tek biçimliliğin,
tekdüzeliğin mantığıdır. Totaliter ideolojilerin dünyası, tek hakikatin peşinde
olduğu için pozitivizme dayanır. Tek bir doğru yaşam biçimi olduğunu iddia
eden totaliter ideolojiler ile iddianamede yer alan laik yaşam biçimi
arasındaki bağ, pozitivizmin bilimsel yaşam bağlantısı ile kurulmaktadır.
Başsavcılık sorgulamadan ve incelemeden laiklik diye, bu ideolojiyi
savunmaktadır. Bu ideolojiyi savunmak, Anayasamızın 10 uncu maddesine aykırı
olduğu gibi, çağdaş dünyaya, hatta doğrudan bugün geçerli olan bilim anlayışına
da aykırıdır.
İddianamede laiklik tek boyutlu bir
kavram olarak görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken bir uygar yaşam
biçimi ve yaşam felsefesi şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre,
toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olan laiklik, ülkede
yaşayan herkes tarafından benimsenmesi zorunlu bir yaşam biçimidir. Bu zorunlu
yaşam biçiminde dinin yeri, bireylerin vicdanıdır. Din, kendi alanında,
vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur
(s.18).
Dahası, iddianamede laiklik insanı
kul olmaktan çıkarıp birey haline getiren bir ilke olarak görülmektedir.
Buna göre laiklik, İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini
geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren bir ilkedir (s.10-11).
İddianamede kul terimi, teolojik ve siyasî anlamları arasındaki ayırım
belirtilmeden ve her ikisini de içeren bir şekilde kullanılmaktadır. Eğer birey
kelimesi ile Yaratıcıyla bütün bağların koparılması kastediliyorsa, bu durumda
laik bir sistem içerisinde dinin kişinin vicdanında dahi yer alamayacağı
açıktır. Bu anlayış insanın Yaratıcısıyla ilişkisini ifade eden kulluk ile
birey olmanın birbiriyle çelişeceği varsayımına dayanmaktadır. Halbuki,
iyi/kötü şeklindeki bir birey/kul ayrımının hiçbir teorik ve pratik dayanağı
bulunmamaktadır. Laikliğin insanı kul olmaktan çıkardığı şeklindeki tez,
bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey
hem de Yaratıcının bir kulu olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça
inciticidir.
Esasen, Başsavcılığın dinin bireysel
ve toplumsal yaşamdaki yeri hakkındaki ifadelerinde çelişki ve tutarsızlıklar
mevcuttur. Örneğin iddianamenin 17 inci sayfasının üçüncü paragrafında
yapılan alıntıda, Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet
kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz şeklinde dinin özgün bir sosyal
kurum olduğu belirtilirken, aynı sayfanın beşinci paragrafında ise laik
devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal
düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz
denilmektedir. Diğer yandan, din hem
sosyal kurum hem de Kavramsal çelişki ile birlikte dünya işlerinin genel
kapsamı dikkate alındığında birey açısından dinin konumunun ve işlevinin ne
derece sınırlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Dinin hukukî düzenlemelere mesnet
teşkil etmesi ayrıdır, dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik
değer ve davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak görülmesi ayrıdır.
Burada çizilen din anlayışı, kişinin sadece iç dünyası (vicdanı) ile ilgili
zihinsel veya duygusal düzeyde kalan kutsallardır. Bu açıdan bakıldığında dinin,
toplumsal ilişkilere yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Din sadece inanan
kimsenin iç dünyasını ya da topluma yansımayan yönleriyle bireysel hayatını
tanzim etmeli, dinin sosyal hayat ile bağlantısı mabedin kapısında başlamalı ve
kapısında bitmelidir. Bunun dışındaki alanlara dini inançların yansıması mümkün
değildir. Bu anlayışa göre, örneğin dinî bayramların resmî tatil olması da
laikliğe aykırıdır.
İddianamede yer alan dini inanç ve
duyguların sadece vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ
oluşturamayacak şekilde yaşanması ve dünya işlerine kesinlikle
karıştırılmaması gerektiği şeklindeki katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı
demokratik laik sistemde karşılığı yoktur.
Halbuki tüm toplumlarda din,
bireylerin kimliklerini belirleyen temel kaynaklardan birini teşkil etmektedir.
Bu nedenle, din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, bu özgürlüğün
toplumsal yansımalarını reddetmez. Bu noktada, iddianamede devletin ve hukukun
dine dayandırılmaması ile bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün toplumsal alanda
yansımalarının birbirine karıştırılması temel hatalardan birisidir. Bu yüzden
din ve vicdan özgürlüğünün dışavurumları olan olgu ve ifadeler, devletin temel
düzenlerinden birini dine dayandırma gibi çok yanlış bir şekilde yorumlanmış ve
suçlanmıştır.
Sonuç olarak, Başsavcılığın laiklik
anlayışına esas teşkil eden din algısı, gerçek hayattaki sosyolojik din
olgusundan uzaktır. İddianamede ve esas hakkındaki görüşte dine, İslâma ve
Diyanet İşleri Başkanlığına yönelik perspektif, Türk toplumu ve Türkiye
Cumhuriyetinin hak ve özgürlükler açısından kazanımları, günümüz küresel
dünyasının dinî duygu ve olgulara bakışı ve insanlığın inanç ve ifade özgürlüğü
noktasında ulaştığı aşama ile örtüşmeyen, indirgemeci ve dogmatik bir
ideolojinin ürünü olarak temayüz etmektedir.
Başsavcılığın pozitivist ve militan
laiklik penceresinden bakıldığında, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu
ifade eden demokratik laiklik kavramı yeni siyasi terim olarak
görülebilmektedir (Esas hakkında görüş, s. 6). Aslında sorun, laikliğin anlamı
ve gerekleri konusundaki bu anakronik bakış açısından kaynaklanmaktadır. Modern
demokratik toplumların, din ve vicdan özgürlüğünü öne çıkaran laiklik anlayışı,
19 uncu yüzyılın dini dönüştürmeyi ve sadece bireylerin vicdanına hapsetmeyi
amaçlayan pozitivist laiklik anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
İddianamede ve esas hakkındaki
görüşte, laikliğin tıpkı Fransada olduğu gibi, zaman içinde demokratikleşen bir
olgu olduğu gerçeği anlaşılamamıştır. Başsavcılık demokrasi ile laikliğin
birlikte anılarak demokratik laiklik kavramının kullanılmasına adeta isyan
etmektedir. Buradaki temel problem, laikliğin demokrasinin olmazsa olmazı olduğu
belirtilirken, demokrasinin de laiklik için vazgeçilmez olduğunun
söylenmemesidir. Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına bir anlamı
yoktur. Yakın tarih laik bir siyasi ve hukuki yapıya sahip olup da totaliter
olan çok sayıda siyasi rejimin varlığına tanıklık etmiştir. Bugün de birçok
devlet, dinin devlet işlerine karıştırılmaması anlamında laik olduğu halde,
demokratik anayasal devlet niteliğine sahip değildir.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu
ve devletin demokratikleşmesi sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği
bir gerçektir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransada bile bu
dönüşüm yaşanmıştır. Bu ülkede de demokratikleşme sürecinde laikliğin ikinci
temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü diğer özgürlükler gibi gelişmiştir.
1905 yılında çıkarılan kanunla din ve devletin birbirine müdahale etmemesi
ilkesi benimsenmiştir. Bu dönemde tartışma ve gerilim kaynağı, Kilisenin
yönettiği özel okulların laik devlet sistemindeki yeri olmuştur.
Laiklik zamanla radikal ve militan
uygulamalardan arınarak, din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren
demokratik bir görünüm kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun
toplumsallaşması sürecini de hızlandırmıştır. Kısacası, bir yandan laiklikle
hızlanan modernleşme süreci, diğer yandan laikliğin kendisinin
demokratikleşmesi, toplumun geniş dindar kesimlerinde de laik devlet ve
demokrasinin benimsenmesini sağlamıştır.
Türkiyede de laikliğin, din ve
devlet işlerinin ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmekle birlikte, bu
ilkenin diğer boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü Tek Parti dönemine göre, tıpkı
ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri gibi, oldukça gelişmiştir. Bu
bağlamda Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukukun
üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek
bugünkü halini almıştır.
Nitekim bu sosyolojik dönüşüm,
laikliğin toplumsal açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda
da ortaya çıkmaktadır. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Prof. Dr. Binnaz Toprakın
Kasım 2006da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımından son derece
önemlidir. Değişen Türkiyede Din, Toplum ve Siyaset adlı bu bilimsel
araştırmaya göre, toplumda laikliği benimsemeyenlerin oranı ciddi ölçülerde
düşmüştür. Daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarda da benzer sonuçlara
ulaşılmıştır.
Çarkoğlu ve Toprakın araştırması,
aynı zamanda iktisadi seviye yükseldikçe laikliği benimseyenlerin oranının
arttığını göstermektedir. Bu noktada AK Partinin yoksulluğun etkilerini
azaltmak için uyguladığı sosyal yardım politikalarıyla, izlediği ekonomik büyüme
ve gelir dağılımı politikalarını çok iyi değerlendirmek gerekir. (Ali Çarkoğlu
ve
AK Parti, bir yandan devletin temel
düzenlerini Avrupa standartlarına uyarlayarak laikliğin hukuki boyutunu
güçlendirirken, diğer yandan da demokratik özgürlükleri genişletmek, din ve
vicdan özgürlüğüne özen göstermek ve ekonomik politikalarıyla refahı yükseltmek
suretiyle laikliğin toplumsal temellerini pekiştirmiştir.
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve
ekonomik temel düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve
laikliğin ikinci ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir
partinin, laikliği ihlal ettiğini ileri sürmek ancak bir algılama hatasından
kaynaklanmış olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, partimizin
laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasının hiçbir somut, nesnel
ve bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşüne yansıyan demokratik laiklik alerjisine paralel olarak, demokrasinin
vazgeçilmez unsuru olan çok partili yaşamı irticayla ilişkilendirme gayretiyle
mahkum etmeye çalışması anlaşılır gibi değildir. Başsavcı, adeta çok partili
siyasi yaşamın laiklikten tavizi ve bazı siyasi partilere sızan irticaya primi
beraberinde getirdiğini savunmaktadır. Halbuki, çok partili, çoğulcu ve
özgürlükçü demokrasinin olmadığı bir yerde laiklik de kendisinden beklenen
toplumsal ve siyasal işlevi yerine getiremez.
Pozitivist ve militan laiklik
anlayışının iddianame ve esas hakkındaki görüşe yansımalarından biri de, AK
Parti Genel Başkanının yaşam tarzının değişmediğine dair sözlerinin
takiyyenin itirafı olarak değerlendirilmesidir. (İddianame, s.33, Esas
hakkındaki görüş, s.34). Başbakanın Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra
farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün
neysem, bugün de oyum, değişemem, değişmedim şeklindeki sözlerinin,
laikliği tek ve resmi yaşam biçiminin herkese dayatılması olarak gören bir
bakış açısıyla anlaşılması güç olabilir. Halbuki, partimizin benimsediği siyasi
bir ilke olarak laiklik, bireylerin yaşam biçimlerini değiştirmeyi ve herkesin
ortak bir yaşam biçimini benimsemesini değil, tersine farklı yaşam tarzlarının
bir arada var olmasını gerektirmektedir. Bu durum, Başsavcılığın yeni siyasi
terim olarak nitelediği, demokratik laiklik anlayışının bir
gereğidir.
Tam da bu nedenle, demokratik
laiklik kavramına vurgu yapan değerlendirmeler de esas hakkındaki görüşte
eleştirilmektedir. Başsavcılığa göre batılı bazı siyasetçiler,
demokratik
laiklik-laikliğin zorla dayatılması gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin kuruluş
felsefesini, Anayasal düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerini
görmezden gelmişlerdir (s.10). Laikliğin, özgürlükçü yorumunu vurgulamak için
kullanılan demokratik laiklik gibi kavramlar, sonradan üretilmiş yeni siyasi
terimler değildir. Başsavcılık, AK Partinin kapatılması girişimini Avrupa
Birliğinin benimsediği demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı açısından
eleştiren AB yetkililerinin tavrından rahatsız olmuştur. Halbuki, bu eleştiriler
Türkiyenin ABye üyeliği için çok önemli adımlar atmış bir partinin laiklik
aleyhine odak olamayacağına dair açık ve yalın gerçeğin batılı bazı
siyasetçiler tarafından görüldüğünü göstermektedir.
Başsavcılık, ilk cevabımızda Batı
demokrasilerinde siyasi parti davalarına çok istisnai olarak rastlandığı
yönündeki argümanımıza karşı çıkarken şu tespiti yapmaktadır: Bazı batı
ülkelerinin Anayasalarında laiklik ilkesi ya hiç yer almamış, ya da çok az
değinilmiştir. Çünkü bu ülkelerde laiklik, herhangi bir siyasal tartışmanın
konusu olmayacak kadar içselleştirilmiştir (s.8). Oysa laiklik bütün dünyada
tartışılmaktadır. Avrupa Anayasası tartışmalarında, Tek Avrupa hedefinde en çok
tartışılan konuların başında laiklik gelmektedir. Farklı laiklik uygulamalarını
içinde barındıran Avrupanın özgürlükçü bir yorum benimsemesi, dikkatle takip
edilmesi gereken bir tecrübedir. AB temsilcilerinin Türkiyedeki laiklik
tartışmalarına müdahil olmaları da bu birikimin sonucudur. Bizim laikliğimiz
sadece bize özgüdür sözü, sadece demokrasi karşıtlığını temellendirebilir.
Laiklik evrensel bir birikimdir. Türkiyenin tek özgün tarafı, laiklik
prensibinden demokrasi karşıtı yorumlar üretilmesidir. Demokrasiyi imkânsız hale
getiren bir laikliği savunmak, kestirmeden azınlık diktasını savunmak
demektir
Diğer yandan, esas hakkında görüşte
yer verilen şu ifadeler de ilginçtir: Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel
bir hak mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları,
Atatürkün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesi ve temel
anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır (s. 11). Bir kere,
demokratik laiklik kavramını üretilmiş olarak niteleyen iddia makamının,
siyasi bir ilke olan laikliği, muhtemelen farkında olmadan, evrensel bir hak
olarak sunması, kavram üretmenin tipik bir örneğidir. İnsan hakları
literatüründe laiklik hakkı diye bir kavram yoktur. Tıpkı demokrasi hakkı ya
da kuvvetler ayrılığı hakkı gibi kavramların olmadığı gibi. Laiklik, baştan
beri vurguladığımız gibi devletin sahip olması gereken bir niteliktir.
İkincisi, laikliğin meşruiyetinin
ve uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması
çabaları olarak ifade edilen ithamın hiçbir dayanağı yoktur. Partimiz hiçbir
zaman referandum veya benzeri yöntemlerle laikliğin meşruiyetini ve
uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine girmemiştir. Laikliğin uygulamada
neyi gerektirdiği konusundaki tartışmalar ise, demokratik ülkelerin tamamında
rastlanabilecek türden tartışmalardır. Bunları laikliğin meşruiyetinin
sorgulanması olarak göstermeye çalışmak, bu kavramın demokratik ve özgürlükçü
yorumu yerine onun tam da karşı olduğu dogmatik yorumunu benimsemekten
kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu davada temel sorun,
AK Partinin evrensel standartlarla uyumlu demokratik laiklik anlayışının,
Başsavcılığın savunduğu bireyi ve toplumu nesneleştirici ve dönüştürücü laiklik
anlayışına aykırı görülmesidir.
Partimizin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olduğu hakkında ikna edici hiçbir delil sunulamamış ve
müddei iddiasını ispat edememiştir. Müddeinin iddiasını hukuki delillerle
ispat etmesi ispat hukukunun en temel ilkesidir. İspat, olguların doğruluğu
hakkında hâkimde kanaat uyandırmak için geçerli ve gerekli delillerin
sunulmasıdır. Bir parti kapatma davasında kullanılabilecek deliller, partinin
tüzük ve programı ile yayınladığı yazılı açıklamalar ya da doğruluğu kesin
olarak tespit edilmiş ses ve görüntü kayıtlarıdır.
Başsavcı ispat konusunda hiçbir
etkisi ve önemi olmayan yüzlerce gazete kupürü ve internet çıktısını doğru
düzgün bir tasnife dahi tabi tutmaksızın ekler arasına istif etmiş
bulunmaktadır. Bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, yargılamada zamandan ve
emekten tasarruf adına böyle yapmayarak, gerçekten delil olabilecek yazılı belge
ve ses kasetlerini ayıklayarak delil olarak sunması beklenirdi. Bu davada
partimizin tüzük ve programı ile yazılı açıklamalarında laikliğe aykırı hiçbir
husus bulamayan Başsavcı, eylemlerin Anayasaya aykırılığına dayalı dava
açabilmek için doğruluğu ispatlanmamış yüzlerce gazete haberleri ile birkaç ses
kaydını delil olarak sunmuştur. Esas hakkındaki görüşe birkaç ses kaydı
eklenmesi, iddianamede delil olarak sunulan gazete kupürlerinin hiçbir hukuki
değere sahip olmaması nedeniyle, son bir gayretle delil gösterme çabasının
sonucudur. Bu durum bile, Başsavcılığın sadece gazete haber ve yorumlarının tek
başına delil olamayacağını zımnen kabul ettiğini göstermektedir.
Sunulan bu deliller de partimizin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği isnadını ispatlamaktan çok
uzaktır. Bu nedenle, aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere bu davanın
ispat hukukuna aykırılıktan da reddi gerekir.
Bu davada toplanan delillerin erişim
tarihlerine bakıldığında delilerin çok büyük bir kısmının dava açmaya karar
verilmesinden sonra toplandığı izlenimi oluşmaktadır.
Yargılama hukukunun temel ilkesi
delillerden sonuca gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine
çevrilmiş görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun
için delil toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer
alan gazete haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından
yıllarca sonra internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir
google davasıdır. Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma
tarihine yakın bir zamanda anahtar kelime yazarak google arama motorundan
arama yapmak suretiyle elde etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93,
95, 97, 100 nolu eklerinde yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır.
Bu şekilde internetten elde edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008
Cumartesi ve 3 Şubat 2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir.
Bu durum Başsavcılığın partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu
tatilinde bile yoğun bir mesai yaptığını göstermektedir.
Ayrıca iddianamede delil olarak
sunulan konuşma ve haberlerin önemli bir kısmı, söz konusu konuşmaların
yapıldığı ve haberlerin yayınlandığı tarihlerden çok daha sonraki tarihlerde,
ilgili gazetelerin internet sayfalarından arşive ulaşılarak elde edilmiştir.
Nitekim, delil olarak sunulan eklerin önemli bir kısmında gazetelerin internet
sayfalarından elde edilen haberlere ilişkin erişim tarihlerine bakıldığında bu
durum rahatlıkla anlaşılmaktadır. Aralarında ilgili haberin yayınlandığı tarih
ile bunun Başsavcılık tarafından gazetenin internet sayfasından indirilip delil
olarak dosyaya konulduğu tarih arasında üç veya dört yılı geçen örneklere de
rastlamak mümkündür. Hatta, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğanın 22 Ağustos 2001 tarihli bir gazetede yayınlanan açıklamasına
yer verilen iddianamedeki 5 nolu ek, bu haberin üzerinden yedi yıldan daha fazla
bir süre geçtikten sonra, 10 Mart 2008 tarihinde ilgili gazetenin internet
sayfasından indirilerek elde edilmiş ve delil olarak
sunulmuştur.
İddianame eklerinde sunulan
belgelerden partimiz hakkında delil toplama çalışmasının 24-25-26 Ekim 2007 ve
30-31 Ocak, 1-2 Şubat 2008 tarihlerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kapatma
davasında delil oluşturma endişesinin çok yoğun biçimde kendisini gösterdiği bu
iki zaman dilimi de anlamlıdır. 24-25-26 Ekim 2007 tarihindeki birinci delil
oluşturma girişimi partimizin güçlenerek çıktığı 22 Temmuz 2007 milletvekili
genel seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimi sonrasına denk gelmektedir. 30-31 Ocak,
1-2 Şubat 2008 tarihlerindeki ikinci delil toplama girişimi ise farklı siyasi
partilere mensup 411 milletvekilinin kabulü ile Anayasanın 10 ve 42 nci
maddelerinin değiştirilmesi dönemine rastlamaktadır.
İddianamede delil olarak kullanılan
gazete kupürlerinin çok az bir kısmı, ilgili gazetelerden günü gününe kesilen
kupürlerden oluşurken, büyük kısmı ise sonradan belli bir zaman diliminde
gazetelerin internet sayfalarından arşiv taraması yapılarak çıktı alınmak
suretiyle verilmiştir. Örneğin, bu bağlamda iddianamedeki 5, 7, 8, 16, 22, 24,
31, 32, 33, 35, 38, 39, 40, 42, 63, 73, 79, 80, 81, 83, 84, 86, 92, 99, 102,
103, 108, 112, 119, 134, 145 ve 178 nolu ekler bu biçimde konuşmanın veya
haberlerin yayınlandığı tarihten yıllar sonra internet teknolojisinin
imkanlarından faydalanılarak elde edilmiştir. Bu örnekler AK Parti hakkında
önceden kararlaştırılmış kapatma davası için sonradan delil toplama gayretinin
açık bir göstergesidir.
Öte yandan iddianame eklerinde delil
olarak sunulan gazete kupürlerinin bir kısmında sadece gazetelerde partimizle
ilgili yer alan haber ve yorumlara yer verilen kısımların fotokopisi sunulmuş,
ancak, gazete adı ve yayın tarihi belirtilmemiştir. Bu biçimdeki örnekler
iddianamenin hem özensiz biçimde acele olarak hazırlandığını göstermekte, hem de
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu izlenimini verebilmek amacıyla partimiz
aleyhine delil oluşturma gayretinin ne derece ciddiyetten uzak olduğunu gözler
önüne sermektedir.
Ses ve görüntü kayıtlarının bile tek
başına delil olarak kullanılamadığı bir hukuk sisteminde, internet gibi yalan ve
yanlış haberlerin çok yoğun bir şekilde yer alabildiği sanal bir ortamdan delil
üretmeye çalışmak bir hukuk garabetidir.
Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünde, Siyasi Partiler Kanununun 106 ncı maddesi uyarınca, idari mercilerin
siyasi partilerle ilgili yasak fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri
Başsavcılığa bildirmeleri gerektiği halde, AK Parti hakkında eklenen yüzlerce
kanıttan hiçbiri(nin) bu kanaldan intikal ettirilmemiş olduğu, bu kanıtların
tamamının Başsavcılık tarafından resen yapılan araştırma sonucunda edinildiği
belirtilmektedir. Başsavcıya göre bu durum bile
davalı partinin kamu
görevlileri üzerinde yarattığı etkinin açık göstergesidir
(s.23).
Başsavcı bu durumu yanlış
yorumlamaktadır. Partimiz hakkında idari mercilerden laikliğe aykırı fiil ve
haller olarak nitelendirilebilecek herhangi bir bilginin Başsavcılığa
iletilmemiş olması, iletilebilecek bir delilin bulunmadığını göstermektedir.
Ayrıca, tüm kamu görevlilerinin AK Partinin etkisinde kalarak yasal
yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürmek, masumiyet karinesine aykırı
bir şekilde bu kişileri suçlamak ve töhmet altında bırakmak demektir. Esasen
Başsavcının yüzlerce dediği kanıtlar, başörtüsü konusundaki farklı
açıklamalardan ibarettir.
İddia makamı tarafından partimiz
aleyhinde ileri sürülen delillerin büyük bir kısmı gazete haberleri ve
yorumlarından oluşmaktadır. Bu haber ve yorumların, gerçeklikleri başka
ikna edici delillerle desteklenmedikçe, tek başına delil olma vasıfları
bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, yakın tarihli bir siyasi parti
kapatma davasında, davalı parti genel başkanının yaptığı ileri sürülen bir
konuşmanın sadece bir dergide yayınlanmış olmasını ispat için yeterli kabul
etmemiştir. Mahkemeye göre İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkında
kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli
sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığı
saptanamamıştır. (E. 1997/1, K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
Partimiz mensuplarına atfedilen
sözlerle ilgili olarak, bir kaçı dışında, ses ve görüntü kaydı sunulmamıştır.
Kaldı ki, sunulan ses ve görüntü kayıtlarının da tek başına kesin delil olma
durumu söz konusu değildir. Teknik açıdan bunların sahte olmadığı kanıtlanmalı
ve ayrıca gerçek olduğu kanıtlananların da Anayasanın 38 inci maddesinin altıncı
fıkrası uyarınca hukuki yöntemlerle elde edilmiş olduğu ortaya konulmalıdır.
Bunu yapacak olan da iddiada bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığıdır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de bir
iddiayı desteklemek için sunulan ses ve görüntü kayıtlarının başka delillerle
doğrulanmadıkça kullanılamayacağını belirtmiştir. Mahkemeye göre,
Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses
bantlarının
çok ağır bir isnada
ciddilik kazandırabilmesi bir hukuk Devletinde
düşünülemez. Böylece Anayasa Mahkemesi, bir delilin isnadın ciddiliği görüşüne
desteklik edebilecek bir nitelikte olması gerektiğini vurgulamıştır. (E.
1971/1, K. 1971/67, K.T. 17.8.1971 ve 19.8.1971). Ayrıca, bir siyasi parti
kapatma davasında da Mahkeme, davalı partinin kasetlerin tek başlarına
delil olamayacakları iddiasını kabul etmiştir. Buna göre, Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Askeri Yargıtay'ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve
kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak
kabul edilmektedir. (E. 1993/3, K. 1994/2, K.T.
16.6.1994).
Başsavcı esas hakkındaki görüşünü
hazırlarken Türkiye içinde topladığı delillerin yeterli olamayacağını görmüş
olacak ki, delil toplama çabasını ülke sınırları dışına taşırmıştır. Esas
hakkındaki görüşünde Başsavcı, İranda yayınlanan bir gazetede çıkan yazıda
Türkiyede bir İslam Devrimi beklentisi olduğunun yazıldığı iddiasına yer
vererek (s.25), bunu partimiz aleyhine delil olarak sunmuştur. Yurt dışındaki
bir gazetede yer alan bir iddianın hangi mantıkla partimizle
ilişkilendirildiğini anlamak mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla delil
oluşturmak bizi son derece tehlikeli noktalara götürebilir.
İddianamede partimiz mensuplarına
atfedilen söz ve faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle
desteklenmeden basında haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir.
Hatta basında yer alan haberlerden bir kısmı da tahrif edilmek suretiyle
deliller arasına eklenmiştir.
Örneğin Başbakanın New Straits
Timesa verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte
tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur.
Başbakana atfedilen Modern bir
İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir (s.27)
sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir.
Başbakanın Malezyada yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği
mülakat söz konusu gazetede İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ekte dönemin Star Gazetesinin
talebi üzerine Malezyanın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve
anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits
Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan
Erdoğanın İslam devleti anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır.
Delil olarak sunulan kısmın İngilizcesi şöyledir:
NST: What role would Turkey want to
play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can serve as a model
of how Islam and democracy can coexist in a harmonious way. Turkey will prove
(Samuel) Huntington wrong when he said that there would be a clash of
civilisations. Turkey can show that harmony of civilisations is
possible.
Nitekim, bu mülakatın Türkçe
orijinali Başbakanlık Basın Merkezinin resmi internet sitesinde tam metin
olarak yer almıştır. Mülakatın ilgili kısmı şu şekildedir:
SORU: Türkiye modern Müslüman bir
ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN:
Türkiye, İslâmiyet'in ve demokrasinin, ahenkli bir biçimde birarada
bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler
çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington'un yanılmış olduğunu
kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde yaşamasının mümkün olduğunu
gösterebilir.(EK-3)
Tek başına bu örnek bile, İngilizce
metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete
haber ve yorumlarından önyargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle Ek
olarak sunulması, partimiz hakkında delil oluşturma çabasının ne boyutlara
ulaştığını açıkça göstermektedir.
Bu gerçeklik karşısında farklı bir
yaklaşım sergilemesi gereken Başsavcı esas hakkındaki görüşünde de tahrifat
yapmaya devam ederek şöyle demektedir: İddialarımızı doğrulayan kanıtlar,
Başbakanın gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın
içindedir. Başbakan yanıtında, Türkiye'nin
geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin de sonuçlar
çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin İslamiyetin ve demokrasinin
ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model olacağını ifade
ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik karakterinin
yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile demokrasinin
bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve değerlendirmesi
vardır. (s.41). Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan bir metinden,
niyet okuyuculuğu yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma başarısı
karşısında şapka çıkarmak gerekir. Öte yandan, Başsavcılık esas hakkındaki
görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede Başbakanın bu
konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir şekilde ortaya
koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da esas hakkındaki
görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Başbakanın
konuşmasında geçen Türkiye İslamiyet'in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde
bir arada bulunabildiği ifadesi, "İslamiyetin ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği şeklinde
kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.
Basında yer alan haberlerin ek
delillerle doğrulanmadan kullanılması, hiçbir zaman var olmamış olguların
delil olarak gösterilmesi gibi bir garabeti de ortaya
çıkarmaktadır.
Örneğin, İddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent Arınçın laik devlet ilkesine
aykırı eylem ve demeçleri arasında, Başkanlığını yaptığı TBMMnin mescidinde
Kuran kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı şeklinde bir ifadeye de yer
verilmiştir (s.57). Başsavcılık konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı,
bu haberin tamamen düzmece olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli
Milletvekili Mehmet Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınça yöneltilen
TBMM kampusü içindeki mescitte Kuran Kursu açılıp açılmadığı şeklinde bir
soru önergesi üzerine mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005
tarihli cevapta Mecliste Kuran Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de
Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir (EK-
4).
Aynı şekilde, tekzip edilen ve aslı
olmayan konuşmalar da iddianamede delil olarak kullanılmıştır. Halbuki, kamu adına hareket eden
iddia makamının iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle
ilgili tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber
birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer almış
olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu
düşünülenlerin alınması da objektiflikten uzaklaşıldığını
göstermektedir.
Öte yandan Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde, basında yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru
olduğuna karine saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir
gazete haberinin tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu
anlamında gelmez. Birçok Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere
gazete haberlerinin destekleyici başka kanıtlarla doğruluğunun ispatlanması
şarttır. Aksi durumda basında hakkında gerçek dışı haberler yer alan ancak
tekzipte bulunmayan ya da bulunamayan kişilerin bir hukuk devletinde kabul
edilemeyecek şekilde suçlanması tehlikesi ortaya çıkabilir. Tekzip kişinin kendi
isteğiyle başvuracağı bir yoldur ve kişileri buna zorlamak mümkün değildir.
Sayısız basın yayın araçlarının hergün onbinlerce haber yaptığı bir ortamda
kişilerin bundan haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin
Başsavcı hakkında yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer
almış ve bir kısmında da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları
tekzip etmediyse doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde
kişileri kendi haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün
olmadığı gibi, salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku
ilkeleriyle bağdaşmaz.
İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırımın Reformlar sancılı olur
Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken
birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir
şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu
şekilde devam edeceğiz. (s.85) şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Binali Yıldırımın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan
sadece birisinde kanlı oldu ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok
sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı ki,
bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle
Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir.
Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak
alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız şeklinde yer almaktadır.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı
gazetenin tekzip edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi
tutanağının doğruyu yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcının bu konuşmayı
düzenleyen kuruluşun resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla
desteklenmeyen söz konusu gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez. Öte
yandan, bir an için Binalı Yıldırımın Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu sözünü söylediğini varsaysak bile bunun
laikliğe aykırı bir söylem olarak takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım,
iddianamede yer verilen konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini
de önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz.
Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir
ki, Başsavcı da esas hakkındaki görüşünde laikliğin dini dogmalara ve
hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu (s.10)
söylemektedir. Biz de şimdi Başsavcının bu sözünü, laikliğin korunması için
yapılmış bir şiddet çağrısı olarak mı yorumlamalıyız? Bir an için Binali Yıldırımın bu
sözü söylediğini varsaysak bile, Başsavcının kendisi söyleyince
sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil
olarak sunması tam bir tutarsızlıktır.
Yine iddianamede AK Parti Mardin
Milletvekili Nihat Erinin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında
2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince
verilmemesinden yakınarak Böyle olunca da gençler illegal örgütlerin eline
düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde
verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış
yerlere, hatta örgütlere yöneliyorlar, dediği ileri sürülmüştür (s.77).
Halbuki söz konusu konuşma iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu
konuşmada kesinlikle tekke kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da
bu durumu teyit etmiştir. Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri,
tekzip metni göndermiş, ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler
açıklamalarından bahsetmiştir. Tekzipten hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine
Basın Konseyi tarafından uyarma cezası verilmiştir.
Diğer yandan, iddianamede AK Parti
İstanbul Milletvekili Egemen Bağışın açıkça Bu benim düşüncem. Partimin
düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık şeklinde ifade ettiği
kişisel görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir
(s.98). Bağış bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni 7 ve
8 Şubat 2008 tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı halde
iddianamede bu husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından
koparılarak ve tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle
irtibatlandırılmaya çalışılması (s.124), iddianamenin deliller açısından
zayıflığını ve kurgusal boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir. Başsavcı
esas hakkındaki görüşünde Egemen Bağışın bu sözleri söylediğine ilişkin bir ses
kaydından bahsetmekle birlikte, ekte sunulan deliller arasında buna dair bir
kayıt bulunmamaktadır.
İddianamede, bir televizyon
programında AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile
Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe
Böhürlerin türbanlı olarak hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık
yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzunun, Acele etmeyin
ona da sıra gelecek diye yanıtladığı şeklindeki ifadelere yer
verilmiştir (s. 95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır.
Burhan Kuzu, hiçbir yerde böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan
gazete haberlerine itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının
kasetleri izlenmiş olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi.
Nitekim Kuzu, hakkında bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu
tekzip yazısı daha önce bu yanlış haberi yayınlayan gazetelerin köşe yazarları
tarafından da yayınlanmıştır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde Burhan Kuzunun
söz konusu televizyon programında susmak suretiyle başkasının söylediği sözü
onayladığını söyleyerek, iddianamedeki ithamının yanlış olduğunu itiraf
etmektedir. Ancak ne yazık ki Başsavcı, Burhan Kuzunun susmasından bile bir
anlam çıkararak suçlamasını sürdürmektedir. Bir hukuk devletinde kişilerin
susmasını bile hukuka aykırı gören bir zihniyet hak ve özgürlükler bakımından
endişe vericidir.
Aynı şekilde, iddianamede partimiz
Gaziantep Milletvekili Fatma Şahinin kamuda türban takılması hakkında beyanda
bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97). Ancak, Fatma Şahinin konuşması bazı basın
organlarında tamamen çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra kamuda
çalışanların başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının
olmadığını açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın
organlarında yer almıştır. Ne yazık ki, bu düzeltmeler de iddianamede yer
almamıştır. Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde Fatma Şahinin sonradan böyle
bir sözünün olmadığını açıklamasının hiçbir değeri olmadığını iddia etmektedir.
Fatma Şahin böyle bir ifadesinin bulunmadığını belirtmek için tekzipte
bulunmanın dışında acaba daha ne yapabilirdi? Bu tekzibe rağmen ne yazık ki
Başsavcının önyargısı değişmemiştir. Bu durum bize Einsteinın önyargıları
yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur sözünü
hatırlatmaktadır.
İddianamede Devlet Bakanı Mehmet
Aydının; 2004 yılı Nisan ayında Almanyada Frankfurter Allgemeine gazetesine
verdiği demeçte Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda
bir demokrat olarak sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var
Türban takılması,
kamu kuruluşlarında mümkün olabilir
Bizim kadınlara kendi kurallarımızı
zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız
dediği ileri sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanyada o
tarihte yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet Aydına
Almanyada adı geçen gazete muhabiri, Berlinde başını örterek devlet okulunda
derslere giren öğretmen nedeniyle Almanyada yoğun şekilde İslami başörtüsü
tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?
şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydının iddianamede yer verilen sözleri bu
soruya verilen bir cevap olup, Türkiyedeki sorunla ilgisi yoktur.
Diğer yandan, iddianamede Konya'nın
Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcının ''İnşallah bütün okullar
imam hatip olacak'' dediği, ileri sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet
gazetesinde yer alan bu iddia tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim
Halıcının konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel
gazetenin hiçbirinde yer almamıştır. Buna rağmen Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünde hala bu iddiasını sürdürmesi anlaşılır gibi
değildir.
Yasama sorumsuzluğu,
milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yürütürken açıkladıkları
düşüncelerinden ve verdikleri oylardan dolayı sorumlu tutulamamalarını
ifade eder. Anayasanın yasama sorumsuzluğuna ilişkin hükmüne göre, Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden,
Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının
teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında
tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. (m.83/1).
Yasama sorumsuzluğunun amacı,
milletvekillerinin Meclis çalışmalarındaki oy, söz ve düşünce açıklamalarından
mutlak manada sorumsuz tutulmasıdır. Demokrasilerde yasama sorumsuzluğu,
milletvekillerinin hiçbir şekilde hukuksal bir engellemeyle karşılaşmaksızın
düşündüklerini özgürce ifade etmek için getirilmiş önemli bir güvencedir.
Böylece milletvekilleri kendileri ya da mensup oldukları parti bakımından her
hangi bir yaptırıma maruz kalmayacakları güvencesiyle yasama faaliyetlerine
özgür iradeleri ile katılabileceklerdir.
İddianamede yasama sorumsuzluğu
kapsamındaki oy verme ve yapılan konuşmaların kapatma davasında delil olarak
sunulması yasama sorumsuzluğunu temelden zedelemektedir.
Milletvekilinin konuşmasından
dolayı, her ne kadar bir ceza davasında yargılanması durumu söz konusu değilse
de, bu konuşmalarla partisinin kapatılabilmesi yasama sorumsuzluğunun amacı ile
açıkça çelişmektedir. Nitekim yapmış olduğu konuşmadan dolayı partisinin
kapatılmasına sebebiyet veren milletvekilinin aynı zamanda hem milletvekilliği
sona ermekte, hem de bu tarihten itibaren beş yıl bir başka partinin kurucusu,
üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamama biçiminde bir yaptırım uygulanmaktadır.
Oysa yasama sorumsuzluğu, tamamen yasama faaliyetleri ile ilgili bu biçimdeki
cezalandırmalara karşı da milletvekillerini koruyan bir güvence niteliğinde
olmalıdır.
Anayasa Mahkemesi de yasama
sorumsuzluğunun milletvekillerine sağladığı güvenceyi bir kararında şu şekilde
ifade etmektedir: Milletvekilinin, yasama işleriyle ilgili olarak Meclis'te
kullandığı oylar, söylediği sözler, ileri sürdüğü düşünceler nedeniyle yasama
organı dışında herhangi bir makam tarafından sorumlu tutulamaması anlamına gelen
ve 83. maddenin birinci fıkrasında yer alan sorumsuzlukun amacı, ulusal
iradenin tam bir serbestlikle açıklanmasıyla birlikte görevin tam bağımsızlıkla
yerine getirilmesinin güvenceye alınmasıdır
Sorumsuzluk, cezalandırılmamayı;
dokunulmazlık ise ertelemeyi amaçlamaktadır. Anayasal konum gereği sağlanan bu
güvence, yasama organı üyeleriyle öbür görevliler ve yurttaşlar, dolayısıyla
yasama organı üyesi olmayan partililer arasında bir fark yaratmaktadır. (E.
1986/13, K.1987/12, K.T. 22.5.1987).
Milletvekillerinin, yapmış oldukları
konuşmalar ve açıklamış olduğu düşüncelerinden dolayı partilerinin
kapatılabileceğini, milletvekilliklerinin düşeceğini ve beş yıl siyasi parti
yasağına maruz kalabilecekleri endişesini taşımaları durumunda, yasama
faaliyetlerine özgür iradeleriyle katılabileceklerini düşünmek mümkün değildir.
Bu da sonuçta yasama faaliyetlerinin layıkıyla yerine getirilmesini
engelleyecektir. Başka bir ifade ile partili milletvekillerinin
konuşmaları, partilerinin kapatılmasında gerekçe olarak kullanıldığı takdirde,
yasama sorumsuzluğunun pratikte bir anlamı kalmayacaktır.
Ayrıca parti kapatma davalarında
yasama sorumsuzluğunun dikkate alınmaması, partili milletvekillerinin ifade
özgürlüğünün bağımsız milletvekilleriyle karşılaştırıldığında eşitsiz biçimde
kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Bu durum da demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurları olarak nitelendirilen siyasi partilerin özel olarak
cezalandırılması anlamına gelecektir.
Bu nedenle Anayasanın 69 uncu
maddesindeki beş yıllık siyasi parti yasağı, 84 üncü maddedeki
milletvekilliğinin düşmesi ile 83 üncü maddedeki sorumsuzluk hükümlerinin
birlikte değerlendirilerek uyumlu bir yoruma tabi tutulması zorunludur. Böyle
bir değerlendirme sonucunda da, 83 üncü madde hükmünün daha özel bir hüküm
olarak diğerleri karşısında üstün tutulması gerekir.
Kaldı ki, iddianamede partimiz
milletvekillerine atfen yer verilen beyanların tamamı, yasama sorumsuzluğu
güvencesini gerektirmeyecek şekilde ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu nedenle
iddianamedeki anlayışa göre yasama sorumsuzluğu tamamen tersine sonuçlar verecek
biçimde işletilmeye çalışılmakta ve bu bakış açısına göre normalde suç olmayan
konuşmalar, milletvekilleri tarafından yapıldığında partinin kapatılmasına ve
böylece milletvekilinin beş yıl siyasi faaliyet yasağı ile cezalandırılmasına
yol açabilmektedir.
Bu bağlamda iddianamede yer alan ve
Başsavcının siyasi parti özgürlüğüne bakış açısını özetleyen şu ifade bu
özgürlüğü tamamen güvencesiz hale getirmektedir: Hukuk düzeninin suç olarak
öngörmediği eylem, bu eylemin bir siyasi parti tarafından veya siyasi parti
aracı kılınmak yoluyla işlenmesi durumunda, yarattığı ve kaçınılmaz olarak
yaratacağı sonuçları gözetildiğinde, siyasi parti için yasaklama gerektirebilir.
Eylemin suç olarak düzenlenmemesi, o eylemin hiçbir biçimde kınanamaması
sonucunu doğurmaz.(s.22). Öncelikle belirtilmelidir ki, bir eylemin siyaseten
eleştirilmesi ya da kınanması ile eylemin kapatma davasında delil olarak
kullanılması birbirinden çok farklı sonuçlar doğurur. Bu biçimdeki ayırıma
özellikle dikkat edilmelidir. Bir eylemin kınanabilir nitelikte olması onun
hukuken de müeyyideye tabii olduğu anlamına gelmez. Siyasi alanda yaşanan
tartışmalara yönelik kınama biçimindeki tepkiler siyasi alanın aktörlerince
ortaya konulabilir. Ancak, siyasi alandaki bu tartışmaların etkisinde kalarak
bir siyasi partinin hukuken müeyyidesi olmayan bir eylemden dolayı kapatılmasını
talep etmek iddianamenin, hukuki değil, siyasi endişelerin etkisinde kalınarak
hazırlanmış olduğunu teyit etmektedir.
İddianamede ve esas hakkındaki
görüşte AK Partinin kurulmasından önceki dönemlere ait açıklamalara da yer
verilmiştir. Bu açıklamaların laikliğe aykırı olup olmadığı sorunu bir yana,
kapatma davasına konu edilen partiyi bağladığı da ileri sürülemez.
Bir siyasi partiye isnat
edilebilecek söz ve eylemlerin, zorunlu olarak bu siyasi partinin kurulduğu
tarihten sonraki döneme ait olması gerekmektedir. Oysa iddianamede aksi bir
durum hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın kabul ettirilmeye çalışılmakta ve aynen
şu ifadeye yer verilmektedir: Kapatma davasına konu edilen eylemlerin işlendiği
tarihlerin bir önemi bulunmamaktadır. Eylemlerin üzerinden ne kadar süre geçse
de, bu eylemlere, odaklığın ortaya konulması yönünden iddianamede dayanılması
olasıdır (s.22). Siyasi partinin kurulmadan önceki bir dönemde kişilerin
söylediği sözlerinden dolayı o partiyi sorumlu tutan bir yaklaşım, hukuk devleti
ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir.
Bir partinin kurulmasından yıllar
önce yapılmış açıklamaların bu partiye isnat edilmesi ve partinin kapatılmasında
gerekçe olarak kullanılmak istenmesi hukukun genel ilkeleri, hukuk devleti
ve hukuk devletinin unsurlarından olan hukuki güvenlik ilkesine açıkça
aykırıdır. İddianamede (s.31-33), özellikle Başbakanın AK Partinin
kurulmasından yıllar önce söylediği ileri sürülen bazı sözleri ön plana
çıkarılarak, Anayasa Mahkemesi üyelerinde psikolojik bir etki meydana getirilmek
istenmektedir. Bu sözlerin, söylenip söylenmediği bir yana, yıllar sonra kurulan
bir partiyi bağlamayacağı açıktır ve kapatma gerekçesi olarak kullanılması
sorumluluk hukuku prensiplerine kesin olarak aykırıdır.
İddianamedeki bu yaklaşım, siyaset
kurumunun ve siyasetçilerin üzerinde, adeta beşikten mezara kadar süren bir
sorumlu tutma zihniyetini yansıtmaktadır. Hukukta süre denen bir kavramı
tanımayan bu yaklaşımın hukukun genel ilkelerine aykırı olduğu
açıktır.
Kaldı ki, siyasi parti kurulmadan
önce yapılan konuşmaların ifade özgürlüğü kapsamında olduğu da bir gerçektir.
Nitekim bu durum yargısal süreç sonucunda teyit edilmiştir. Örneğin AK Parti
milletvekili Ömer Dinçerin, partimizin kurulmasından yıllar önce, 1995
yılında, bir bilimsel sempozyumda sunduğu bildiriden dolayı yapılan ceza
soruşturmasında Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı
takipsizlik kararı vermiştir. 7.6.2004 tarihli bu kararda söz konusu bildirinin
ifade özgürlüğü kapsamında olduğu şu şekilde
vurgulanmıştır:
Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin ifade özgürlüğü başlığını taşıyan 10. maddesinde herkesin
görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu belirtilerek, bu hakkın
kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu
olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği belirtilmiş,
sözleşmenin uygulanmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında da
açıkça şiddet ve şiddete çağrı içermeyen her türlü düşüncenin ifade özgürlüğü
kapsamında kabul edildiği vurgulanmıştır.
Suç ihbarı dilekçesine ekli Bilgi
ve Hikmet isimli derginin Güz/1995 tarihli 12. sayısında neşredilen konuşma
metninin kül olarak değerlendirilmesi neticesinde belirtilen konuşmanın şiddete
çağrı ve suç işlemeye tahrik içermemesi, ifade özgürlüğü kapsamında kalması
nedeniyle, TCKnun 146/2, 311, 312/12 maddelerinde düzenlenen suçların
unsurlarının oluşmadığı anlaşılmakla;
Müsnet fiillerle ilgili olarak sanık
hakkında TAKİBAT YAPILMASINA MAHAL OLMADIĞINA
karar verildi. (E.2004/128,
K.2004/23, K.T. 07. 06. 2004).
Benzer şekilde, iddianamede Milli
Eğitim Bakanı Hüseyin Çelikin, "Türkiye'de Değişim, Demokrasi ve
Aydınlar" adlı kitabındaki düşünceleri de delil olarak sunulmaktadır
(s.73). Oysa bu kitabın içinde yer alan ve davada delil olarak gösterilen
makale, ilk olarak partimizin kurulmasından yıllar önce, 1994 yılında bir
dergide yayınlanmıştır. Yayınlandığı tarihten itibaren hiçbir yargısal takibata
konu olmayan ve zaten ifade özgürlüğü kapsamında bulunması nedeniyle Anayasaya
da aykırılık taşımayan görüşler, Cumhuriyet gazetesinin 2.10.2003 tarihli
nüshasında haber yapıldıktan sonra iddianameye dâhil edilmiştir.
Hukuk devletinde, yıllar önce
yapılmış konuşmaların, konuşmayı yapanın iradesi dışında yeniden yayınlanması,
bu konuşmaları bugün yapılmış konumuna getirmez. Her hangi bir parti üyesinin,
partinin kuruluşundan önceki beyanları partiye isnat edilemez. Bu beyanların,
partinin kuruluşundan sonra yazılı veya görsel basın tarafından tekrar edilmesi
dahi aynı ilkeye tabidir.
İddianamede, parti üyeliğinden
ayrılanların fiil ve söylemleri de partiye isnat edilebilir. Bu anlamda Abdullah
Gülün, parti kurucu üyesi, başbakan, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı
olarak eylem ve beyanları da partiye yüklenebilecektir (s.24) denmekte ve esas
hakkındaki görüşte de bu iddia tekrarlanmaktadır (s.31).
Kapatma davasının açıldığı tarih
itibariyle partiyle hukukî ve fiilî bağı kalmamış olanlar için yaptırım
uygulanması ve bunlara isnat edilen fiillerin siyasî partinin kapatılması
talebine gerekçe gösterilmesi, ancak kanunda bu yönde açık bir hüküm bulunmasına
bağlıdır ki, Anayasada da Siyasi Partiler Kanununda da böyle bir hüküm
bulunmamaktadır.
Böyle bir düzenleme bulunmadığı
gibi, Anayasanın 69 uncu ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 95 inci
maddelerinde yer alan düzenlemeler de, dava açılmadan önce partiyle hukukî bağı
kalmamış olanlar için siyaset yasağı talep edilemeyeceğini ve bunlara isnat
edilen fiillerin siyasî partinin kapatılması talebine gerekçe
gösterilemeyeceğini ortaya koymaktadır.
Anılan hükümlere göre ilgililer
hakkında yaptırım uygulanabilmesi için, bunların, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
tarafından Anayasa Mahkemesi nezdinde dava açıldığı tarihte ilgili siyasî
partinin üyeleri olmaları gerekmektedir. 95 inci maddenin Kapatılan siyasî
partiler ve mensuplarının durumu şeklindeki başlığı da, siyasî parti mensubu
olmayanlar hakkında bu maddenin uygulanamayacağını göstermektedir.
Bu itibarla, kapatma davası
açılmadan önce Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, kapatılması istenen siyasî
partiyle hukukî ve fiilî bağı kalmadığından, dolayısıyla siyasi parti mensubu
olmasından söz edilemeyeceğinden, iddianamenin sözü edilen bölümleri dayanaktan
yoksundur.
İddianame kamu görevlilerinin
fiillerinden dolayı da partimizi sorumlu göstermektedir. Buna göre, devlet
kadrolarında yer alan anılan görevlilerin (Müsteşar, Müsteşar yardımcısı, genel
müdür, vali, kaymakam, baştabip, belediye başkanı, okul müdürü, vb.) eylemleri
de, siyasi partinin bakış açısına ve bunun da bir gereği olarak ortaya çıkması
ve biçimlenmesi nedeniyle siyasi partiye isnat edilmesi gerekmektedir.
(s.155).
Parti üyesi olmayan kamu
görevlilerinin beyan ve eylemlerinden dolayı da, iktidarda olsalar bile, parti
ya da partililer sorumlu tutulamaz. Aksi düşünce Anayasamızda da ifadesini bulan
(m.38) cezaların şahsiliği ilkesi ile bağdaşmaz. Kaldı ki, bir siyasi partinin
kimlerin eylemlerinden sorumlu olacağı Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı
fıkrasında tadadi olarak sayılmış olup bunlar arasında parti üyesi olmayan kamu
görevlileri bulunmamaktadır.
Öte yandan, kamu görevlileri,
işledikleri bir suç varsa, bunlardan dolayı şahsi olarak ceza kovuşturmasına ya
da disiplin soruşturmasına maruz kalırlar. Keza kamu görevlilerinin hukuka
aykırı işlemlerinin de idari yargı aracılığıyla denetlenmesi mümkündür.
İddianamede, örneğin, Yükseköğretim
Kurulu (YÖK) Başkanının üniversitelerde kılık kıyafet özgürlüğü hakkındaki
açıklamaları ve bu konuda Anayasa hükümlerine göre işlem yapılması yönünde
üniversite rektörlerine gönderdiği yazı, kanun dışı eylem olarak
nitelendirilmiş (s.124) ve partimizin Anayasaya aykırı eylemleri arasında
sayılmıştır. Halbuki, YÖK Başkanı 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 6 ncı
maddesine göre Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan atanmaktadır. Her şeyden önce,
YÖK Başkanının anılan faaliyetlerinde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Kaldı ki
bulunsa da, bundan dolayı AK Parti hükümeti sorumlu tutulamaz. Aksi halde, AK
Parti hükümetleri döneminde görev yapan bütün YÖK başkanlarının faaliyetlerinden
de hükümeti sorumlu tutmak gerekirdi.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde,
üst düzey bazı kamu görevlilerinin laiklik karşıtı eylem, söz ve yazıları
nedeniyle bu görevlere getirildikleri gibi, hem hükümetimiz hem de bu kamu
görevlileri bakımından asla kabul edilemeyecek akıl almaz bir iddiaya yer
vermektedir. Bu iddiayı ispat edecek en küçük bir delil sunulamamış olması,
masumiyet karinesinin keyfi bir şekilde ihlal edildiğini ortaya koymaktadır.
Yine Başsavcı, YÖK Başkanı hakkında, bir bakan ve bürokratlar arasında geçen
konuşmalardan bahisle, icraatlarının hükümetten bağımsız olmadığını iddia
etmektedir. Bu tür siyasi magazin konularının asgari bir ciddiyete sahip olması
gereken bir hukuki metinde yer alması talihsizliktir. Öte yandan, her ne kadar
özerk de olsa yürütme içinde yer alan Yükseköğretim Kurulunun faaliyetlerinde
hükümetle işbirliği halinde çalışmasında yadırganacak bir husus bulunmamaktadır.
Vali ve kaymakamlar gibi kamu
görevlilerinin icraatlarından dolayı iktidar partisinin sorumlu tutulabileceğine
dair Başsavcılık görüşü de, parti-devlet özdeşliğinin geçerli olduğu tek parti
döneminin anlayışını yansıtmaktadır. Bilindiği gibi, 1935ten sonra Türkiyeyi
yöneten siyasi partinin Genel Sekreteri İçişleri Bakanlığı, il başkanları
valilik, ilçe başkanları da kaymakamlık görevlerini yerine getirmekteydiler. Bu
durum artık geride kalmıştır. Günümüzde parti üyesi olmayan kamu görevlilerinin
beyan veya işlemlerinden dolayı siyasi partiler, iktidarda olsalar bile, sorumlu
tutulamazlar. Bu görevlilerin atanmasına dair işlemler ve atamadan sonra da
görevlilerin işlem ve eylemleri yargı denetimine açıktır. Dolayısıyla, Hükümetin
atamalarında ve bu görevlilerin işlemlerinde hukuka aykırı bir durum varsa,
bunun yargısal denetimi zaten yapılabilmektedir. Kaldı ki, kamu görevlilerinin
iddianamede yer verilen beyan ve faaliyetlerinde de laikliğe aykırı
sayılabilecek bir eylem bulunmamaktadır.
Bir an için bir hükümetin kamu
görevlilerinin eylem ve işlemlerinden dolayı siyasi olarak sorumlu olabileceği
düşünülse bile, hükümetlerin siyasi sorumluluğu ile partilerin hukuki
sorumluluğunu birbirine karıştırmamak gerekir. Hükümetlerin siyasi
sorumluluğu ancak TBMM içinde işletilebilen gensoru gibi denetim
mekanizmalarının harekete geçirilmesiyle mümkün olur. Seçimler de hükümetlerin
halka hesap verdikleri bir diğer siyasi yöntemdir. Halbuki, partilerin Anayasa
Mahkemesi tarafından denetlenmesi hukuki bir süreçtir ve kapatma yaptırımı da
hukuki bir sonuçtur. Dolayısıyla, hükümetlerin siyasi sorumluluğu kapsamındaki
konuların siyasi partilerin hukuki denetimi sürecine dâhil edilemeyeceği
açıktır.
22 Temmuz 2007 seçimlerinde
partimizden milletvekili seçilen Ömer Dinçerin yıllar öncesine ait bazı
sözlerinin partimiz aleyhine delil olarak sunulması ve bu milletvekilimiz
hakkında parti yasağı istenmesi ise birçok bakımdan hukuka aykırıdır. Herşeyden
önce, yukarıda açıklandığı üzere Ömer Dinçerin söz konusu ifadeleri nedeniyle
hakkında takipsizlik kararı verilmiştir ve bu ifadelerde laikliğe aykırılık
bulunmamaktadır. Öte yandan, Ömer Dinçerin bu açıklamaları partimizin
kurulmasından yaklaşık on yıl önce yapılmıştır. Ayrıca, 22 Temmuz 2007
seçimlerinde siyasete giren Dinçer hakkında o tarihten itibaren laikliğe aykırı
en küçük bir söz ya da eylem Başsavcılık tarafından ileri sürülememiştir.
Kapatılması istenen bir siyasi partinin kurulmasından yıllar önce söylenen bir
sözden dolayı bu kişi hakkında parti yasağı talep edilmesi hukuk tarihine
geçecek ibretamiz bir olaydır.
İddianamede, Adalet ve Kalkınma
Partisi Konya Milletvekili Halil Ürünün danışmanlığını yürüten Ahmet
İddianame ve esas hakkındaki görüşte
parti yetkililerinin benimsemediği konuşmalar delil olarak yer almıştır. Parti
üyelerinin söylem ve eylemlerinin kapatma davasında ilgili siyasi parti
açısından odak olmada kullanılabilmesi için parti yetkililerinin bunları
benimsemesi şarttır.
Öte yandan, bir partilinin Anayasaya
aykırı bir tutum içinde olduğunun ileri sürülebilmesi için münferit ya da
bağlamından koparılmış söz ve eylemler yeterli olamaz. Siyasi parti üyesi veya
yetkilisi olan kişinin tutumunu belirleyebilmek için, söz ve eylemlerin bütünsel
bir biçimde ele alınması ve aynı konuda farklı zamanlarda ortaya koyduğu genel
yaklaşım dikkate alınmalıdır.
İddianamede, parti üyelerinin söylem
ve eylemlerinin parti yetkilileri tarafından benimsendiğine dair en küçük bir
delil sunulamamıştır. Hatta, parti yetkilileri tarafından açıkça reddedilen
sözler bile deliller arasında sayılmıştır.
Örneğin, iddianamede AK Parti Adana
eski Milletvekili Abdullah Çalışkanın sözleri deliller arasında sayılmıştır
(s.90-91). Oysa aynı toplantıda divanı yöneten Genel Başkan Yardımcısı Nihat
Ergün, bu konuşmaya müdahale etmiş, parti olarak bu görüşleri benimsemediklerini
açıklamış, ama bu açıklamaya iddianamede yer verilmemiştir. Nihat Ergün,
Abdullah Çalışkanın konuşmasının ardından şunları söylemiştir:
Biz bir
hizmet milliyetçisiyiz,
hizmet. Parti olarak da bir hizmet partisiyiz, bir ideolojik parti değiliz.
Toplumu adam etme
sevdasında bir partinin üyeleri değiliz biz. Toplumu bir veri kabul ediyoruz. İşte toplum bu. Bu toplumdan
etkileniyoruz, günü geldiğinde bu toplumu etkiliyoruz, görüş ve düşüncelerimizle. Bu
toplumun var olan problemlerini çözmek ve bunu daha ileriye götürmek için uğraşan bir siyasi
partiyiz. Muhafazakâr demokrat bir siyasi partinin üyeleriyiz, gençliğiz, yöneticileriyiz.
Muhafazakâr partiler devrimci partiler değildirler.
Başsavcılık esas hakkındaki
görüşünde, Bu sözlerin benimsenmediğinin bir başka partili tarafından
açıklanması, eylem ve söylemlerinde takiyyeyi bir yöntem olarak kullanan davalı
partiye hakim olan genel inanç ve beklentiyi değiştirmeye, yok saymaya yeterli
değildir (s.15) demektedir. Başsavcının bir başka partili dediği kişi o
dönemde partimizin Genel Başkan Yardımcısı idi. Kaldı ki, Abdullah
Çalışkanın bu konuşması adli soruşturmaya konu olmuş ve suç unsuru bulunmayarak
koğuşturmaya yer olmadığına karar verilmiştir.
Kamu adına hareket eden, bu nedenle
objektif olması gereken ve lehe olan delilleri de toplamak zorunda olan
Başsavcının, sözde aleyhimize sunduğu delili açıkça etkisiz kılan bir konuşmayı
kafasında oluşturduğu takiyye kavramı ile geçiştirmeye çalışması önyargılı olma
ve şartlanmışlığın bir göstergesidir. Başsavcılığın bu yaklaşımı karşısında
hukuken geçerli olan tekzip, düzeltme ve reddetme biçimindeki kavramların hiçbir
anlamı kalmamaktadır.
İlk
cevabımızda da belirttiğimiz gibi AK Parti, bazı parti üyelerinin ve belediye
başkanlarının parti politikalarıyla uyuşmayan kişisel görüşlerini benimsemediği
gibi, özellikle yerel yönetimlerin faaliyetlerinde parti politikalarına aykırı
tutum ve davranışlardan kaçınılması gerektiğine dair genelgeler yayınlamıştır.
Bu genelgelerde belediyelerin parti programıyla bağdaşmayan kültürel
faaliyetlerden kesinlikle kaçınmaları talimatı verilmiştir(EK- 5).
Başsavcılık
esas hakkındaki görüşünde belediyelerin sadece kültürel faaliyetleri ile ilgili
olarak uyarıldığını, bunun dışındaki laikliğe aykırı faaliyetler bakımından bir
uyarı yapılmadığını iddia etmektedir (s.40). Söz konusu genelgede belediyelerin
asli görevleri arasında yer almayan hiçbir faaliyette bulunmaması istenmiş olup
Başsavcılığın iddiası doğru değildir. Kaldı ki belediyelerin bu genelgenin
kapsamı dışında değerlendirilecek faaliyetleri de söz konusu
olmamıştır.
Öte yandan AK Parti, kurulduğu
günden bu yana kamuoyuna da açık on binlerce toplantı, miting, ziyaret, konuşma
ve etkinlikte bulunmuştur. Nitekim AK Partinin merkez ve yerel teşkilatları her
ay binlerce etkinlik gerçekleştirmektedir. Bütün bu etkinliklerin, partinin
temel prensipleri doğrultusunda ve yasalara uygun biçimde yürütülmesine özen
gösterilmektedir.
Elbette, bunca yoğun etkinliklerde
bazı hukuka aykırı söz ve davranışlar olabilir. Çünkü insanın olduğu yerde her
zaman hata olabilir. Önemli olan bu yanlış söz ve eylemlerin partinin
yetkilileri, kurulları, organları tarafından benimsenip benimsenmediğidir. AK
Parti, kendi içinde mevzuata, parti tüzük ve programına aykırı üye eylemleri
nedeniyle disiplin sürecini en iyi işleten ve sıkı biçimde uygulayan bir
partidir.
İddianamede disiplin soruşturması
açılan partililerin beyanları da delil olarak gösterilmiştir. Disiplin
soruşturmasına tabi tutulan söz ve faaliyetlerin partimiz aleyhine delil olarak
kullanılması mümkün değildir.
İddianameye göre, siyasi partilerin
hedef ve amaçlarıyla bağdaşmayan eylem ve söylemleri nedeniyle ilgili kişilerin
eleştirilmemesi ve haklarında disiplin soruşturması başlatılmaması, bu
eylem ve söylemlerin o siyasi parti tarafından benimsendiği anlamındadır
(s.25). Buna rağmen partimizin bazı üyelerle ilgili olarak parti tüzüğü uyarınca
yaptığı disiplin soruşturmalarının görmezlikten gelinerek, hakkında soruşturma
işlemi yapılan parti üyelerinin beyanlarının da delil olarak sunulması bir
tutarsızlık ve önyargının bulunduğunu göstermektedir.
İddianamede partimizin bazı
milletvekillerinin başörtüsünün kamu görevlileri için de serbest olması
gerektiği yönündeki ve başka konulardaki kişisel beyanları partimiz aleyhine
delil olarak sunulmuştur. Halbuki partimiz bu tür kişisel görüşleri
benimsemediğini kamuoyuna açıklamakla yetinmemiş, parti politikalarına aykırı bu
konuşmaları yapanlar hakkında disiplin soruşturması yapmış ve ceza
vermiştir.
Normalde düşünce ve ifade özgürlüğü
kapsamında bulunan bu sözler hakkında bile disiplin soruşturması açmamız, parti
olarak bu konularda ne kadar hassas olduğumuzu göstermektedir. Dolayısıyla bu
kişiler hakkında partimizin disiplin soruşturması başlattığı kamuoyuna
açıklandığı ve basın ve yayın organlarında da yer aldığı halde, bu sözlerin yine
de partimiz hakkında delil olarak sunulması iyiniyetle bağdaşmayan bir
tutumdur.
Başsavcılık esas hakkındaki
görüşünde, partimizin açtığı disiplin soruşturmalarında bazı partililere hafif,
bazılarına ise ağır yaptırımlar uygulandığını, bunun ise bir çifte standart
oluşturduğunu söylemektedir (s.35). Bir partinin disiplin soruşturmaları
sonucunda üyelerine ne tür cezalar vereceği kendi iç meselesidir. Başsavcılığın
bu konuya hangi yetki ile müdahil olmak istediği anlaşılır gibi değildir. Öte
yandan bu davayla hiçbir şekilde ilişkisi olmayan eski bir üyemize verilen
disiplin cezası eleştirilerek çifte standarttan söz edilmesi ilginçtir.
5271 sayılı yeni Ceza Muhakemesi
Kanunu ile iddianamenin hazırlanması ve içeriği konusunda önemli bir reform
gerçekleştirilmiştir. Buna göre bir iddianamede yalnızca isnat ve aleyhe olan
deliller değil, lehe olan hususların da gösterilmesi zorunludur (CMK.m.170/5).
Esasen Başsavcılığın aleyhe kullanılmak üzere delil olarak iddianamede yer
verdiği hiçbir söz ve faaliyette laikliğe aykırılık isnadını ispatlayacak bir
nitelik bulunmamaktadır. Bununla birlikte Başsavcılığın mantığı açısından
laikliği destekleyici beyanların da lehe deliller olarak sunulması
gerekirdi. Başka bir ifadeyle, Kendine göre aleyhe olan hususları
toplayan Başsavcının, kendine göre lehe olan hususları da iddianamesine
koyması beklenirdi.
Başsavcılık delil oluşturma gayreti
içerisinde sadece aleyhe olan delilleri sunmuş ve yoğun biçimde konuşmaları
bağlamından koparma örnekleri sergilemiştir. İddianamede 50 nolu delil olarak
sunulan Başbakanın konuşması bunlardan sadece bir tanesidir.
İddianamede Başbakanın, Bir
taraftan din ve vicdan özgürlüğü diyeceksiniz, öbür taraftan kalkıp Müslüman
için böyle bir defans uygulayacaksın. Bu defans uygulamaya bir defa kimsenin
hakkı yok ifadelerine yer verilmiştir (s.50). Ancak iddia makamı,
delillerin toplanmasında tarafsızlık ilkesine riayet ederek Başbakanın aynı
konuşmasında geçen ve gazetelerde de yer alan şu beyanlarını da dikkate almış
olsaydı daha sağlıklı sonuçlara varabilirdi:
Halkı Müslüman, demokratik ve laik
bir ülke olarak medeniyetler arasında iletişim kurulmasında önemli bir rol
oynayabileceğimiz gerçektir.
Partimizi kurduğumuzda programımıza
yerleştirdiğimiz ilke şudur: bizim partimiz din eksenli bir parti değildir.
Bizim partimiz muhafazakar demokrat bir partidir ve süreci bu şekilde
çalıştırırken halkımızın da yaklaşık %99u
müslümandır.
Her dinin mensupları arasında
aşırılar çıkabilir. Ama gelin biz bu aşırılıklara karşı çıkalım. Aşırılıkların
karşısında hep birlikte beraber olalım. Dayanışma içinde
olalım.
Başbakanın bu ifadeleri, iddia
makamının iddiasını temelden çökertmekte, onu tekzip etmektedir. Başsavcı kanuni
görevi olan lehe delilleri toplama girişiminde bulunmadığı gibi, ilk cevabımızda
sunduğumuz sözde aleyhe delilleri çürüten tekzip ve düzeltmeleri de görmezlikten
gelmede ısrarcı tutumunu sürdürmektedir.
Başsavcılığın iddianamesi ve esas
hakkındaki görüşünde çok belirgin olan bir özellik de, delil üretme gayreti
sonucu olarak yoğun biçimde masumiyet karinesinin ihlal
edilmesidir.
İddia makamı, aynı şeyde: susmuşsan
neden sustun?, susmamışsan neden konuştun?, tekzip etmemişsen neden
tekzip etmedin?, tekzip etmişsen baskı üzerine veya sorumluluktan kurtulmak
için tekzip ettin, disiplin hükümlerini uygulamışsan bu göstermeliktir veya
yeterli değildir biçimindeki sözler, Başsavcının hukuka rağmen ulaştığı
hükümlerdir. Hiçbir iddia makamı, bu denli keyfiliği hukuk giysisine
büründüremez. Hukuk, her ne ise o dur; ancak asla bu
değildir
Başsavcılık iddianamede Laikliğe
aykırı eylemleri nedeniyle 1997 yılında Kırıkkale Üniversitesi Rektörlüğü
görevinden alınan Beşir Atalay şeklinde bir ifadeye yer vermiştir (s.26). İnsan
hakları ve hukukun hiçe sayıldığı 28 Şubat sürecinde hukuk dışı ve keyfi bir
işlemle rektörlük görevinden alınan Beşir Atalayın ne o gün ne de daha sonra
ortaya konulmuş tek bir laikliğe aykırı eylemi bulunmamaktadır. Hal böyle iken
bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının masumiyet karinesini açıkça ihlal etmek
suretiyle böyle bir iddiaya yer vermesi hukuk dışı 28 Şubat sürecindeki mantığın
bir uzantısıdır.
İddianamede Talim Terbiye Kuruluna
sorulmaksızın görevlendirilen 33 kişinin Cumhuriyet devrimlerine aykırı
faaliyetleriyle bilinen Eğitim Bir-Sene üye olanlar arasından seçildiği ileri
sürülmektedir (s.113). Bu iddia, görevlendirilen öğretmenlerin 9unun Türk
Eğitim-Sen, 4ünün Eğitim-Bir-Sen, 2sinin de Eğitim-Sen üyesi olması nedeniyle
gerçek dışıdır. Ayrıca, masumiyet karinesine herkesten çok dikkat etmesi gereken
iddia makamının, yasal bir kuruluş olarak faaliyet gösteren bir sendikayı
Cumhuriyet devrimlerine aykırı faaliyetleriyle bilinen bir kuruluş olarak
nitelemesi ve bu sendikaya üye devlet memurlarını da zan altında bırakması
masumiyet karinesini ihlal etmektedir.
Başsavcılığın, Anayasa ve yasaların
öngördüğü şartlar çerçevesinde tamamen hukuka uygun olarak alınan ve atanan kamu
görevlilerini, hangi kriterlere dayanarak ve ne hakla tarikatçı, siyasal
İslamcı, İslami kimlikleriyle öne çıkanlar şeklindeki sıfatlarla
nitelendirdiği de anlaşılamamaktadır. İddianamede ve eklerinde söz konusu kamu
görevlilerinin dini veya siyasi eğilimlerini gösteren hiçbir belge ve bulgu
sunulamamıştır. Kamu görevlilerinin bu şekilde itham edilmesi, hukuk devletinin
temel ilkelerinden biri olan masumiyet karinesinin de hiçe sayılmasıdır.
Dolayısıyla, tüm bu nitelemelerin ve ithamların partimiz hakkındaki peşin
hükümlerden kaynaklandığı ortadadır.
İddianamede, partimizle hiçbir
ilişkisi olmayan ilahiyat bilgini Prof. Dr. Hayrettin Karamannın TRTde yaptığı
bir konuşma hükümetimiz döneminde yapılmış laikliğe aykırı bir faaliyet olarak
nitelendirilmiştir. Daha da ilginç olan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
tarafından bu iddianın delilleri arasında ekte sunulan 177 nolu belgeye el
yazısı ile şunların yazılmış olmasıdır: Hayrettin Karaman Yeni Şafak yazarı.
Kendine ait www.hayrettinkaraman.net isimli site var. Dinci yazıları
var. Bu durumu biline biline Ramazanda M.Kemal Öke tarafından TRTye çıkarılıp
program yaptırıldı. Bu konuşmadan hükümetimizin sorumlu tutulması hukukla
bağdaşmayan bir tutum olduğu gibi, bir ilahiyat bilginini dinci olarak
nitelemek, o bilim adamının kişilik haklarına açık bir saldırı ve masumiyet
karinesinin ihlali niteliğindedir.
Partimiz hakkında açılan davada AK
Partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddia edilmektedir.
Partilerin yasaklanmasına ilişkin kurallar karşısında bu iddia tamamen hukuki
dayanaktan yoksundur.
Partilerin yasaklamasına ilişkin
kurallar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Türkiyenin taraf olduğu insan hakları
sözleşmeleri ve Siyasi Partiler Kanunu ile düzenlenmiş
bulunmaktadır.
Anayasaya göre, bir siyasi partinin
eylemlerinden dolayı kapatılabilmesi ya da devlet yardımından yoksun
bırakılabilmesi için o partinin Anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline
gelmiş olması gerekir. Partilere daha güvenceli bir statü kazandırmak için 2001
yılında yapılan düzenlemeyle Anayasanın 69 uncu maddesi siyasi partilerin odak
haline gelmesinin şartlarını belirlemiştir. Buna göre, bir siyasî parti,
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemler o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu
durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim
organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup
yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller
doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde
işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.
(m.69/6).
Odak haline gelmenin şartları
Anayasada bu şekilde sayılmakla birlikte, odaklaşma için şart koşulan
eylemlerin niteliği belirtilmemiştir. Anayasanın bu hükmü Siyasi
Partiler Kanunu ile de aynen tekrarlanmış, ancak Kanunda da odak haline gelmede
esas alınacak fiillerin niteliğine dair bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Siyasi Partiler Kanununa 1986 yılında eklenen, fakat Anayasa Mahkemesi
tarafından 1998 yılında iptal edilen hüküm (m.103/2) odaklaşmada dikkate
alınacak fiillerin mahkeme kararıyla sübuta ermesini şart koşmaktaydı. Siyasi
Partiler Kanununun 103 üncü maddesinde yer alan ve odak olma için partilerin
aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi şartını
arayan hükmün Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olması, fiillerin
varlığı zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Odak olma koşulu için yine
ceza hukuku anlamında fiillerin varlığı gereklidir, ancak bunların mahkeme
kararıyla sübuta ermiş olması şart değildir. Başka bir ifadeyle, Anayasa
Mahkemesi, parti kapatma davalarında odaklaşmanın gerçekleşip gerçekleşmediğini
araştırırken henüz bir mahkeme kararıyla sübut bulmamış olan fiilleri de dikkate
alabilecektir. Ancak bu fillerin ceza hukuku anlamında aykırı fiil niteliğine
sahip olması gerekmektedir.
Çünkü, odaklaşmanın şartları 2001
değişikliğiyle Anayasaya konulduktan sonra, fiillerin niteliğine ilişkin
somutlaştırıcı bir düzenleme her ne kadar Anayasa hükmünü tekrarlayan Siyasi
Partiler Kanununun 101 inci maddesine konulmamışsa da, aynı Kanunun 102 nci
maddesine 12.8.1999 tarih ve 4445 sayılı kanunla eklenen ikinci fıkra hükmünden,
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere
aykırı fiillerin ceza hukuku anlamındaki fiiller olduğu anlaşılmaktadır.
Bu hükme göre, Parti büyük
kongresi, merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurulun iki ayrı kurul
olarak oluşturulduğu haller, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim
kurulu, Türkiye Büyük Millet Meclisi grup genel kurulu, parti genel başkanı
dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin
işlenmesi halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş
ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, mercii
veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Parti
üyeleri 68 inci maddenin dördüncü fıkra hükümlerine aykırı fiil ve
konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden
ister.
Bu düzenlemede geçen hüküm giyerler
ise ibaresi, Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında yer
alan hükümlere aykırı fiillerin, ceza hukuku anlamındaki filler olması
gerektiğinin kanıtıdır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 nci
maddesinin ikinci fıkrasında yer alan düzenleme ile, bir siyasi partinin devlet
yardımından yoksun bırakılmasına dayanak oluşturacak fiillerin ceza hukuku
anlamında fiiller olması şart koşulmuştur. Devlet yardımından yoksun bırakma
gibi daha hafif bir yaptırımın uygulanabilmesinde bile ceza hukuku anlamında
fiillerin varlığı şart koşulduğuna göre, bir siyasi partinin kapatılmasına yol
açabilecek olan odak haline gelmede dikkate alınacak fiillerin
evleviyetle ceza hukuku anlamında filler olacağı açıktır.
Odak haline gelme nedeniyle
partilerin kapatılması daha ağır bir yaptırım olduğu için, Anayasa odak haline
gelme için sadece Anayasaya aykırı eylemlerin varlığını da yeterli görmeyerek,
bu eylemlerin yoğunluk ve kararlılık içinde işlenmesini de şart
koşmuştur.
Bu düzenlemeye göre, Anayasaya
aykırı eylemlerin siyasi parti üyelerince yoğun bir şekilde işlenmesi ve
bunların yetkili organlarca benimsenmesi şartlarının gerçekleştiği somut ve
açık kanıtlarla belirlenmelidir. Parti üyeleri bir takım eylemler icra ediyor,
fakat parti organları bunları benimsemiyorsa, parti odak haline gelmez.
Yine parti yetkililerinin kararlılık içinde işlenmeyen eylemleri de partiyi
odak haline getirmez. Başka bir ifadeyle, Anayasaya aykırı eylemleri
işleyenlerin bu eylemleri süreklilik içinde sıklıkla ve yoğunlukla
tekrarlamaları zorunludur.
Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda
yer alan bu düzenlemelerden açıkça anlaşılacağı üzere; siyasi partilerin yasak
eylemleri nedeniyle kapatılabilmeleri, bu eylemlerin nitelik ve nicelik olarak
ağırlığına ve yoğunluğuna ve parti yetkili organlarının bu tür eylemleri
iradi biçimde benimsemelerine veya doğrudan yetkili organlarca
gerçekleştirmelerine bağlanmıştır.
Buna göre bir siyasi partinin
eylemleri nedeniyle kapatılabilmesi için laikliğe aykırı eylemlerin varlığı ve
odak haline gelme şartlarının birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bu davada
bu unsurların hiçbiri gerçekleşmemiştir.
Bir siyasi partinin eylemleri
nedeniyle kapatılabilmesi için, o partinin organ ve kurulları ile üyelerince
işlenen eylemlerin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırılık
teşkil etmesi gerekir. Buna göre, parti eylemlerinin, Devletin bağımsızlığına,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk
devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik cumhuriyet
ilkelerine aykırı olması, sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması veya suç işlenmesini teşvik
etmesi halinde aykırılık gerçekleşmiş olur. Bu nitelikte olmayan eylemler ise
parti kapatma sebebi oluşturmaz.
İddianamede, partinin eylem ve
söylemlerinin laikliğe aykırı olduğu iddiasına yer verilmiştir.
İddianamede laikliğe aykırı eylemler olarak ileri sürülen hususlar, laikliğe
aykırı bir nitelik taşımamaktadır.
Laikliğe aykırı
eylemden söz
edebilmek için, laik devlet düzeninin dinsel kurallara dayalı bir düzenle
değiştirilmesi faaliyetinin bulunması şarttır. AK Partinin, laikliğe ve
Anayasanın 68 inci maddesinde sayılan başka değerlere aykırı hiçbir eylemi ya da
açıklaması bulunmamaktadır. Bu durum karşısında kapatma davası ile
kurgulanan tez bütünüyle çökmektedir.
Genel olarak bireyler bakımından
düşünce özgürlüğü kapsamında kabul edilen ifadeler, siyasi parti mensuplarınca
kullanıldığında bunların kapatma nedeni olarak görülmesi ifade özgürlüğüyle ve
onun özel bir kullanım biçimi olan siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır.
Herhangi bir kişinin serbestçe söyleyebileceği bir sözü bir siyasinin
evleviyetle söyleyebilmesi gerekir. Özgürlükçü ve çoğulcu demokrasilerde
bundan daha doğal bir şey olamaz. Aksi halde, farklı toplumsal görüş ve
talepleri siyasi alana taşımak için kurulan siyasi partiler işlevsiz kalacaktır.
Düşünce açıklamalarına dayanarak bir
siyasi partinin kapatılmasının talep edilmesi özgürlükçü demokratik rejimin ne
derece ciddi bir tehlike ile karşı karşıya bulunduğunu gözler önüne sermektedir.
Oluşturduğu mantık kurgusu ile iddianame, demokratik bir ülkede siyasi parti
özgürlüğünün özünü ortadan kaldırması ve siyasi partileri gerçek işlevinin
dışına çıkardığını göstermesi bakımından da bir ibret vesikasıdır.
İddianamede partililerin Anayasaya
aykırı eylemleri olarak nitelendirilen beyan ve faaliyetlerinin neredeyse
tamamı, aykırılık oluşturmak bir yana, insan haklarına bağlı demokrat bir
partinin savunması gereken düşünce ve politikalardan
oluşmaktadır.
Anayasaya aykırı eylem olarak iddianameye konulan ifadelerde insan haklarına,
demokrasiye ve hukuk devletine vurgu yapılmaktadır. Kaldı ki, bu nitelikte
olmayan, başkalarının katılmayacağı ya da hoş görmeyeceği düşünce açıklamaları
dahi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile güvence altına alınan ifade
özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir.
Bir partinin Anayasaya aykırı
fiillerin odağı haline gelebilmesi için, bu fillerin sadece ceza hukuku
anlamında aykırı fiil olması da yeterli olmayıp yıkıcı bir amaca yönelik
olması, yani Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki değerleri
kökten reddetme ve ortadan kaldırma amacını taşıması da gerekir. Bu
bağlamda bir siyasi
partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olabilmesi için sunulan delillerde
laiklik ilkesini zayıflatmaya veya ortadan kaldırmaya yönelik aktif, saldırgan
ve somut bir tutumun bulunması gerekmektedir. İddianamede yer verilen beyanlar
bir bütün olarak değerlendirildiğinde, AK Partinin, laiklik ilkesini reddetmek
bir yana, demokratik bir ilke olarak pekiştirme konusunda ne kadar kararlı bir
tutum içerisinde olduğu görülecektir.
Partimizin, Anayasanın 68 inci
maddesindeki değerleri ortadan kaldırmaya matuf en küçük bir eylemi veya söylemi
bulunmamaktadır. Aksine Partimiz bu değerleri geliştirmeye yönelik bir misyona
sahiptir. Bu misyon, Parti Tüzüğü ve Programı ile altı yıllık iktidarımız
dönemindeki icraatla açıkça ortaya konulmuş bulunmaktadır.
Anayasanın 68 ve 69 uncu maddeleri
ile siyasi partilere getirilen yasaklar, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun
Siyasi Partilerle İlgili Yasaklar başlıklı dördüncü kısmında Amaçlar ve
Faaliyetlerle İlgili Yasaklar, Milli Devlet Niteliğinin Korunması, Atatürk
İlke ve İnkılâplarının ve Lâik Devlet Niteliğinin Korunması ve Çeşitli
Yasaklar ana başlıklarını taşıyan dört bölüm olarak düzenlenmiştir. Bu
kısımdaki yasak fiillerin doğaları gereği ancak siyasî partilerce veya
üyelerince işlenebileceği açıktır (E. 1998/2, K. 1998/1, K.T.
9.1.1998).
Anayasanın Suç ve cezaların
kanuniliği ilkesini düzenleyen 38 inci maddesinde; Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz;
kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır
bir ceza verilemez. Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla
konulur. Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz. Ceza
sorumluluğu şahsîdir. kuralı yer almıştır. Suç ve cezalara ilişkin genel kanun
niteliğinde olan Türk Ceza Kanununun 2 nci maddesine göre de; (1) Kanunun
açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri
uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza
ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz. (2) İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve
ceza konulamaz. (3) Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında
kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş
yorumlanamaz.
2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanununun 98 ilâ 108 inci maddelerini kapsayan Siyasi Partilerin Kapatılması
başlıklı beşinci kısmında; parti yasaklarına aykırılık halinde uygulanacak
yaptırımlar; ceza (hapis - m.117) ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri
(parti kapatma, işten el çektirme, ihraç, devlet yardımından yoksun bırakma
-m.101,102,103 ve 104) olarak düzenlenmiştir.
Parti kapatmada dikkate alınacak
fiillerin, ceza hukuku anlamında fiiller olduğunu teyit eden bir başka hüküm
de Siyasi Partiler Kanununun Kanuna aykırı sair davranışlar başlıklı
117 nci maddesidir. Bu hükme göre; Bu Kanunun dördüncü kısmında yazılı
yasak fiilleri işleyenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde,
altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile
cezalandırılırlar.
Anayasa Mahkemesi de bir kararında
aynı görüşe yer vermiştir[1]:
117. maddede
, 4. kısımda yazılı
yasak eylemleri işleyenlerin, eylemin daha ağır bir cezayı gerektirmemesi
durumunda, altı aydan az olmamak üzere hapis cezası ile cezalandırılacakları
öngörülmüştür. Bu hüküm, 4. kısım kurallarına aykırı eylemlerin tümünün suç
niteliğinde olduğunu kabul etmeyen önceki 648 sayılı Siyasi Partiler Yasası'na
göre bir yeniliktir. Anayasa'nın ilgili kurallarında aykırı eylemin suç
oluşturup oluşturmaması ya da bu konuda kesinleşmiş yargı kararının bulunması
aranmamakla birlikte bunu yasaklayıcı bir hüküm de yoktur. Nitekim 2820
sayılı Yasanın 117. maddesi, 4. kısımdaki yasaklara aykırılığı hiçbir ayırım
yapmadan, tümüyle, suç olarak nitelendirmiştir
Anayasa'nın 15. ve 38.
maddelerine göre, suçluluğu hükümle belli edilinceye kadar kimse suçlu
sayılamaz. Hakkında böyle bir karar bulunmayan kişinin gerçekten yasaklara
aykırı davranıp davranmadığı bilinemeyeceğinden Cumhuriyet Başsavcısı'nın
sübjektif değerlendirmesiyle, yargı kararıyla kesinlik kazanmadan önce, asileri
partiden çıkarmak gibi sonuçları çok ağır işlemlere bağlı tutmak siyasi hakları
önemli ölçüde zedeler
Çünkü, bir yasaya aykırı davranmaktan söz edebilmek
için, o yasağın ceza yasalarında ya da disiplin yönetmeliklerinde yer almış
olmasına göre, bir yargı kararı ya da yargı yolu açık bir disiplin kurulu kararı
ile eylemin saptanması gerekir. (E. 1986/13, K. 1987/12, K.T.
22.5.1987).
Siyasi Partiler
Kanununun dördüncü kısmında yer alan yasaklara aykırı eylemler, ancak parti
üyelerince işlenebilecek nitelikte eylemlerdir.
Laikliğe
aykırı eylemler için öngörülen bir diğer ceza yaptırımı da 5237 sayılı yeni
Türk Ceza Kanununun 216 ncı maddesinde benzer bir içerikte ancak daha
özgürlükçü bir yaklaşımla düzenlenmiştir.
TCKnın Halkı kin ve düşmanlığa
tahrik veya aşağılama başlıklı 216 ncı maddesine göre;
(1) Halkın sosyal sınıf, ırk, din,
mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir
kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu
güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir
yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Halkın bir kesimini, sosyal
sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen
aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Halkın bir kesiminin benimsediği
dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli
olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
Yukarıda yer verilen mevzuat ve
yargı kararları birlikte değerlendirildiğinde şu sonuca ulaşılmaktadır: Bir
eylem veya söylemin laikliğe aykırı olup olmadığı, Terörle Mücadele Kanunu, Türk
Ceza Kanununun 216 ncı maddesi ve Siyasi Partiler Kanununun 117 nci maddesindeki
unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Söz konusu eylemin bir terör
eylemi niteliğinde olması durumunda 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununda
belirlenen unsurlar dikkate alınarak belirlenecektir. Terör suçu niteliği
taşımayan laikliğe aykırı eylemler, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 216 ncı
maddesinde belirtilen Halkın .. din, mezhep
bakımından farklı
özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa
alenen tahrik edilmesi ve bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir
tehlikenin ortaya çıkması yahut Halkın bir kesiminin,
din,
mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılanması ya
da Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerlerin alenen aşağılanması ve
bu fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde 216 ncı maddeye
göre değerlendirilecektir. TCKnın 216 ncı maddesi kapsamında da olmayan eylem
ve söylemler TCK açısından yaptırıma bağlanmamış ise de; 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanununun 117 nci maddesi bu nitelikteki eylemlerin parti üyelerince
işlenmesini özel bir yaptırıma bağlamıştır.
Parti üyesi olmayan kişilerin
iddianamede yer verilen eylem ve söylemleri laikliğe aykırı olsa bile bunlardan
dolayı partinin sorumlu tutulması, cezaların şahsiliği ilkesine açıkça aykırılık
teşkil edeceğinden, bu nitelikteki eylem ve söylemlerden parti sorumlu
olmayacaktır.
İddianamede belirtilen parti organ
ve üyelerinin eylem ve söylemleri ise; siyasi propaganda ve
eleştiri hakkı çerçevesinde kalan eylemlerdir. Anayasa
Mahkemesinin bir kararında siyasi partilerin propaganda hakkıyla ilgili olarak
şu görüşlere yer verilmiştir:
Genellikle benimsenen bir tanıma
göre propaganda, belli bir amacı gerçekleştirmek ve yandaş kazanmak için,
düşüncelerin birden çok kişilerin bilgilerine ulaştırılmasını öngören bir
etkileme eylemi ve yöntemidir. Bu tanımlamadan açıkça anlaşılacağı gibi, her tür
düşünce açıklamasını propaganda saymaya olanak yoktur. Kuşkusuz, propaganda da,
bir açıklama vardır; fakat bu, sözgelimi başka kişilerde bir bilgi yaratmaya
veya bir duyguyu harekete geçirmeye yönelen bilimsel ve öğretici nitelikte salt
ve soyut bir düşünce açıklaması değildir
Siyasi partiler, seçim yoluyla
iktidara gelerek programlarını gerçekleştirme, ilkelerini uygulama, görüşlerini
benimsetme olanağını kazanmak isteyen kuruluşlardır. Toplumda yandaşlarını
artırarak, kendi amacı doğrultusunda gelişmeler sağlamayı gözetirler...
Demokratik ülkelerde siyasal iktidarı kazanma yolu, hiç kuşkusuz, yalnızca
seçimlerdir. Siyasal partilerin, toplum ve devlet düzeniyle kamu çalışmalarını,
programlarında öngördükleri ilkeler uyarınca yönetmek ve denetlemek için yasalar
çerçevesinde çaba gösterip seçmenleri etkilemeleri, amaçlarına ulaşmak üzere
yasalara uygun propaganda yapmaları gereklidir.
Demokrasinin kaynağını
oluşturan seçimler yoluyla iktidarı ele geçirmede propagandanın önemi
yadsınamaz. Seçimlerin etkileme aracı olan propaganda seçim kurumunun en doğal
öğesidir. Seçmenleri seçenekler üzerinde düşünmeye, isabetle ayırım yapıp oy
vermeye, bunun içinde kendi görüş ve programını beğendirip benimsetmeye çağıran
propagandaya belli bir ölçü içinde izin vermek zorunludur
Seçim çalışmalarının,
özellikle propagandanın Anayasa'nın 67. maddesinin güvencesi altında bulunduğu
kuşkusuzdur. Propaganda, seçimin-vazgeçilmez bir öğesidir. (E. 1979/31, K. 1980/59, K.T.
27.11.1980).
Bu çerçevede bir siyasi partinin,
yasalarla getirilen düzenlemeleri tenkit etmesi, bunların hukuka aykırı
düştüklerini savunarak değiştirilmesini veya ortadan tamamen kaldırılmasını
istemesi Anayasanın 25 ve 26 ncı maddelerinde öngörülen düşünce ve kanaat
hürriyetinin doğal bir sonucudur. 26 ncı maddenin birinci fıkrasına göre;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına
veya toplu olarak açıklama ve yazma hakkına sahiptir". Bu nedenle, partimiz
üyeleri tarafından bu çerçevede bir yasal düzenlemenin eleştirilmesi şüphesiz
Anayasal koruma altındadır. Bu düşüncelerin hiç birinde laikliğe aykırı bir
durum söz konusu değildir.
2820 sayılı Kanunun 117 nci maddesi
gereğince kapsamı Anayasanın 24 üncü maddesinde belirtilen laikliğe aykırı
eylemlerin suç niteliğinde olduğu dikkate alındığında, iddianamede isnat edilen
eylem ve söylemler söz konusu suçun yasal unsurlarını taşımadığı gibi,
eleştiri ve propaganda hakkının kullanılması niteliğinde olan ve Anayasanın
24, 25 ve 26 ncı, AİHSin 9, 10 ve 11 nci maddelerinin koruması altında olan
düşünce açıklamaları niteliğinde olup, hukuka ve dolayısıyla laikliğe
aykırı bir nitelik taşımamaktadırlar.
Bir siyasi partinin Anayasanın 68
inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemleri nedeniyle kapatılabilmesi, o
partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiğinin
Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenmesine bağlıdır.
Anayasada, odak olma durumunun
oluşması bakımından parti üyelerinin eylemleri ile parti organ ve kurullarının
eylemleri farklı kurallara bağlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi bir kararında bu
konuda şu görüşe yer vermiştir:
Siyasî Partiler Yasasının 103. ve
buna dayanak oluşturan Anayasanın 69. maddesi uyarınca bir siyasî partinin,
yasak fiillerin işlendiği odak haline geldiğinin saptanması, yalnız
tüzelkişiliğin faaliyetlerinin değil, üyeler tarafından yürütülen faaliyetlerin
de incelenmesi ile olanaklıdır. Çünkü, odak olma durumunun oluşması için
gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki
kararlılık ve süreklilik gibi öğelerin varlığı konusunda,
milletvekillerinin Meclis içindeki ve dışındaki söz ve eylemlerinin tümü
değerlendirilmedikçe sağlıklı bir sonuca ulaşılamaz. (E. 1997/1 (Siyasî Parti Kapatma), K.
1998/1, K.T. 16.1.1998).
Bir siyasi partinin, büyük kongre
veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük
Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulu dışında kalan
üyelerinin Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı eylemlerinden
dolayı kapatılabilmesi için şu unsurların varlığı gerekir:
Üyelerinin eylemleri nedeniyle
odaklaşmanın ilk şartı; Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki
yasaklara aykırı nitelikteki eylemlerin o partinin üyelerince yoğun bir
şekilde işlenmiş olmasıdır.
Buna göre, ülke çapında çok sayıda
üyenin birlikte ya da ayrı ayrı, eşzamanlı veya farklı zamanlarda
gerçekleştirdiği, sayısal açıdan çokluk derecesinde olan belirli nitelikteki
eylemlerin kararlılık içinde tekrarlanması, yani süreklilik göstermesi durumunda
yoğunluk söz konusu olabilecektir. Örneğin, parti üyeleri hakkında bu
eylemlerden dolayı yurdun çeşitli yerlerinde kamu davaları açılmış
bulunması veya SPKnın değişik 102 nci maddesinin 2 ve 3 üncü
fıkraları gereğince o siyasi partinin bu tür eylemlerden dolayı en azından
birkaç defa (devlet yardımından yoksun bırakılma) yaptırıma maruz kalması,
yoğunluğun saptanmasında bir ölçü olarak kabul
edilmelidir.
Dolayısıyla, yoğunluk derecesinde
olmayan eylemler kapatma sebebi olmayacak, bunun yerine o siyasi parti veya
üyeleri hakkında Anayasa ve Siyasi Partiler Kanununda öngörülen diğer
yaptırımlar uygulanacaktır.
Siyasi partilerin ülke düzeyinde
faaliyet gösteren kuruluşlar olduğu ve milyonlarca üyesinin bulunabildiği göz
önüne alındığında, bir il veya ilçedeki parti teşkilatına kayıtlı üyelerin
hukuka aykırı eylemlerinin o partinin bütünü bakımından yoğunluk oluşturup
oluşturmayacağının belirlenmesi kuşkusuz o partinin üye sayısının çokluğuyla da
doğrudan ilgilidir.
İddianamede belirtilen söz ve
faaliyetler hukuka aykırı nitelik taşımadığı gibi, partinin bütünsel yapısı ve
üye sayısı dikkate alındığında bunların bir yoğunluk oluşturması da söz konusu
değildir.
Odaklaşma için, parti üyelerinin
Anayasanın 68 inci maddesinin dördüncü fıkrasındaki yasaklara aykırı olarak
yoğun şekilde işlediği eylemlerin, partinin Anayasanın 69 uncu maddesinde
sayılan büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları
veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim
kurulunca açıkça ya da örtülü biçimde benimsenmiş olması
gerekir.
Açıkça benimseme, Anayasada sayılan
parti organ ve kurullarının sözlü veya yazılı beyanlarıyla veya kararlarıyla
parti üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerini benimsediklerini ortaya koymasıyla
olur.
Örtülü (zımni) benimseme ise,
yetkili parti organ ve kurullarının, parti üyelerinin Anayasaya aykırı
eylemlerini bildikleri halde susma veya engelleyici bir harekette bulunmama
suretiyle, yani hiçbir işlem yapmayarak bu eylemleri örtülü biçimde
onaylamalarıyla olur. Parti yetkili organ ve kurulların bilgisi dahilinde
olmayan üye eylemlerinin benimsendiğinden söz edilemez. Öte yandan, örtülü
benimsemenin tespitinde, parti üyelerinin Anayasaya aykırı eylemlerinden parti
yetkili organlarının müdahale edebilecek sürede haberdar olduklarının ve yine de
müdahalede bulunmadıklarının kesin olarak ispat edilmesi gerekir. Belirsizlik
hallerinde, özgürlük lehine yorum ilkesi uyarınca örtülü benimseme bulunmadığı
yönünde karar verilmelidir.
Parti üyelerinin söz konusu parti
organları tarafından açıkça ya da örtülü biçimde benimsenmeyen eylemleri
yoğunluk derecesinde olsa bile kapatma sebebi olamayacaktır. Kaldı ki partimiz
üyelerinin bu biçimde hiçbir eylemi söz konusu
değildir.
Bu kurullar veya organlar tarafından
açıkça benimsenmeyen eylemlerin, bu kurul veya organların üyelerinden biri veya
birkaçı tarafından benimsenmiş olması halinde de üyelerin eylemleri partiye mal
edilemez. Zira bu üyelerin, organ ve kurulları temsil yetkisi söz konusu
değildir. Bu nedenle, bu tür davranışlar da kapatma sebebi kabul
edilemez.
Siyasi partinin yukarıda belirtilen
yetkili organlarının, üyelerinin belli ağırlıktaki ve yoğunluktaki eylemlerinden
dolayı parti içi disiplin mekanizmasını işleterek üyeler hakkında yaptırım
uygulamaları ya da bu tür eylemleri benimsemediklerini yazılı veya sözlü biçimde
ya da davranışlarıyla ortaya koymaları halinde üyelerin eylemlerinden dolayı
parti tüzel kişiliği sorumlu tutulamayacaktır. Parti yetkili organlarının genel
açıklamaları demokrasi, hukukun üstünlüğü, laiklik gibi Anayasal ilkelerin
önemine ve bunlara uyulmasına yönelik ise, bu durum, parti üyelerinin Anayasaya
aykırı münferit faaliyetlerinin desteklenmediğine karine sayılmalıdır.
Adalet ve Kalkınma Partisi yetkili
organları tarafından laikliğe aykırı herhangi bir eylemin benimsenmesi asla söz
konusu olmamıştır. Nitekim partimiz hakkında açılan davada parti üyelerine ait
olduğu belirtilen eylemlerin parti yetkili organlarınca benimsendiğine dair
deliller sunulamamıştır. Aksine, parti yetkililerinin genelgeler yayınlamak
suretiyle açıkça yasakladıkları belediye faaliyetleri, disiplin soruşturması
açtıkları beyanlar ya da desteklemediklerini belirttikleri açıklamalar bile
partimiz aleyhine delil olarak sunulmuştur. Bu tür eylemlerin partimize isnat
edilmesi mümkün değildir.
Bir siyasi partinin, Anayasanın 69
uncu maddesinin 6 ncı fıkrasında sayılan organlarının, Anayasanın 68 inci
maddesinin 4 üncü fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri kararlılık içinde
işlemeleri halinde de, o parti söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş
sayılır.
Anayasanın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrasına göre; odak haline gelme durumunun belirlenmesinde eylemleri
esas alınacak parti organ ve kurulları şunlardır:
·
Büyük kongre,
·
Genel başkan,
·
Merkez karar veya yönetim organları,
·
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
grup genel kurulu,
·
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki
grup yönetim kurulu.
Dolayısıyla bu sayılan organlar ve
kurullar dışındaki parti organ, kurul ve mercilerinin (Örneğin, Merkez Disiplin
Kurulu, İl veya İlçe Kongreleri veya Başkanları gibi) eylemleri kararlılık
içinde işlense dahi, bu tür eylemler hakkında üye eylemlerinde olduğu gibi
öncelikle SPKnın 102 nci maddesinin 2 ve 3 üncü fıkraları uygulanacak, ancak bu
tür eylemler yoğunluk oluşturduğu takdirde SPKnın 101/b ve 103 üncü
maddelerine göre işlem yapılabilecektir.
Bu davada partimiz yetkili
organlarınca alınmış laikliğe aykırı herhangi bir karar yoktur. Anayasada sayılan yetkili
organlardan sadece Genel Başkan tek kişidir, diğer organlar kurul
niteliğindedir. Kurul niteliğindeki organların eylemlerinden söz edebilmek için
bu kurullarca alınmış kararların bulunması zorunludur. Halbuki,
iddianamede sunulan deliller arasında tek bir kurul kararı dahi
bulunmamaktadır.
Siyasi Partiler Kanununun 102 inci
maddesinin ikinci fıkrasına göre de, parti genel başkanı dışında kalan
parti organı, mercii veya kurulu tarafından Anayasanın 68 inci maddesinin
dördüncü fıkrasında yer alan hükümlere aykırı fiilin işlenmesi halinde,
fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu organ, mercii veya kurulun işten el
çektirilmesini yazı ile o partiden ister. Oysa, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcılığı iddianamede yer verdiği ve eylem olarak nitelendirdiği hususların
hiçbirisi için partimizden SPK m.102/2 ile getirilen işten el çektirme
başvurusu yapmamıştır. Bu durum da partimizin hiçbir yetkili organ, mercii
veya kurulunun Anayasaya aykırı eylemlerinin bulunmadığını göstermektedir.
Dolayısıyla yetkili organların eylemleri olarak geriye sadece AK Parti Genel
Başkanının eylemleri, daha doğrusu ifadeleri kalmaktadır ki, bunların da
laikliğe aykırılık oluşturmadığı çok açıktır.
Eylemlerin kararlılık içinde
işlenmiş sayılabilmesi için, aynı nitelikteki eylemlerin iradi biçimde
tekrarlanması yani eylemlerde iradilik, süreklilik ve benzerlik olması gerekir.
Başka bir ifadeyle, kasıtlı eylemlerin süre ve sayı yönünden tekrarlanması
gerekir.
Bu davada yoğunluk ve kararlılık
şartları gerçekleşmemiştir: Odak olma için Anayasanın aradığı
yoğunluk ve kararlılık şartlarının gerçekleşebilmesi için de değişik
zamanlarda ve değişik yerlerde Anayasaya aykırı fiillerin sıklıkla ve ısrarla
icra edilmiş olması gerekir. Oysa bu davada Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının
yaptığı şey, her biri tek başına laikliğe aykırılık oluşturmayan ifadelerin
abartılarak tekrarlanması suretiyle yoğunluk ve kararlılık şartlarının
gerçekleşmiş olduğu izlenimini vermekten ibarettir.
Parti organlarının laikliğe aykırı
herhangi bir söylem veya eylemi olmamıştır. Yapılan açıklamalar eleştirel
nitelikte olup, ifade özgürlüğü kapsamındadır. Bu söylem ve eylemlerin
hiçbirisinde herhangi bir hukuka aykırılık da söz konusu
değildir.
Anayasanın 90 ıncı maddesinde 2004
yılında yapılan değişiklik siyasi partilerin kapatılması bakımından önemli
sonuçlar doğuracak niteliktedir. Anayasa
Mahkemesi, siyasi partilerin kapatılması davalarını görürken Anayasa ve Siyasi
Partiler Kanununda yer alan hükümlerin yanı sıra, Anayasanın 90 ıncı maddesi
uyarınca, uluslararası insan hakları sözleşmelerini de dikkate almak
durumundadır. Zira Anayasa Mahkemesi parti denetimi yaparken bir
davaya bakan mahkeme konumundadır. Nitekim, iddianameye göre de, SPYnın
öncelikle İHAS gözetilerek ve Anayasa hükümleri de İHASa göre yorumlanarak,
siyasi partiler hakkındaki kapatma yaptırımın irdelenmesi gerekmektedir (s.9).
Türk hukuku
bakımından uluslararası sözleşmeler 2004 tarihli Anayasa değişikliğine kadar iç
hukukta kanunlarla eşdeğerde iken, 2004 yılında Anayasanın 90 ıncı maddesine
eklenen bir hükümle insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ile
kanunların çatışması halinde sözleşme hükmünün uygulanması esası benimsenmiştir.
Bu yeni hükme göre,
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin
milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi
nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas
alınır. Özellikle parti özgürlüğünü
güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade ve örgütlenme
özgürlüklerine ilişkin hükümleri ile bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarının göz önünde tutulması ve bunlar ile iç
hukuk kuralları arasında bir çatışma görülmesi halinde, Sözleşme hükümleri ile
Mahkeme içtihatlarının öncelikle uygulanması zorunludur. Kaldı ki,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ortak bir hukuk oluşturmakta ve taraf
devletlere bu Sözleşme hükümlerinin doğrudan uygulanmasına ilişkin nesnel
yükümlülükler getirmektedir. Bu nedenle, bir iç hukuk kuralıyla AİHSin
uygulanmasına dair bir hüküm konulması dahi gerekli
değildir.
Anayasa Mahkemesinin parti kapatma
konusundaki kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihadı arasında
önemli farklılıklar vardır. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin 2004 Anayasa
değişikliğinden sonra bakacağı parti kapatma davalarında AİHM içtihadını dikkate
alarak 2004ten önce ortaya koyduğu ve parti özgürlüğünü büyük ölçüde daraltan
içtihadını değiştirmesi gerekmektedir.
Siyasi parti özgürlüğünün sınırları
konusundaki AİHM içtihadı Türkiyede kapatılan partilerin yaptığı başvurular
üzerine oluşturulmuştur. AİHM bu kararlarında siyasi partilerin kapatılmasına
ilişkin ilke ve ölçütleri açık bir biçimde ortaya koymuştur. Bu ilke ve
ölçütleri şu şekilde özetlemek mümkündür:
·
Siyasi
parti kararlarında AİHSin 11 inci maddesi, ifade özgürlüğünü koruyan 10 uncu
maddeyle birlikte değerlendirilmelidir.
·
Siyasi
partilerin program ve projelerinin devletin anayasal yapısı ve ilkeleriyle
uyuşmaması, bunların demokrasiyle de bağdaşmadığı anlamına gelmez. Buna
göre, demokrasinin kendisine zarar vermediği müddetçe, siyasi partiler mevcut
anayasal düzeni sorgulayabilirler, farklı siyasi görüşleri savunabilirler.
·
Siyasi
parti özgürlüğüyle ilgili Sözleşmenin 11 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki
sınırlama sebepleri oldukça dar ve katı yorumlanmalıdır.
·
Siyasi
partiler, inandırıcı ve zorunlu sebeplerle ve ancak istisnai olarak
kapatılabilir.
·
Bir siyasi partinin gerçekleştirdiği
faaliyetlerde kullandığı tüm yöntemler hukuki ve demokratik nitelikte olmalıdır.
·
Siyasi partinin önerdiği
değişikliklerin kendisi de bizzat temel demokratik ilkelere uygun olması
gerekmektedir.
·
Siyasi partinin tüzük veya
programındaki ifadelerden hareketle kapatılması söz konusu olamaz, partinin
somut öneri ve faaliyetleri olmalıdır.
·
Siyasi partilere yönelik
sınırlamalar, demokratik bir toplumda zorunlu ve meşru amaçla orantılı
olmalıdır. Kapatma yaptırımının zorlayıcı toplumsal ihtiyaca cevap
vermeye yönelik olması gerekir.
İddianamede siyasi partilerin
yasaklanması konusunda AİHM kararları ile ortaya konulan ölçütlere yer
verilmekle birlikte, bu ölçütlere göre neden AK Partinin kapatılması gerektiği
hiçbir şekilde ortaya konulamamıştır. Aksine, iddianamede yer verilen AİHM
ölçütlerinin dikkate alınması halinde bu kapatma davasının hiç açılmaması
gerekirdi.
Siyasi parti kapatma kararlarında
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin koruduğu, adil yargılanma hakkı ve mülkiyet
hakkı dışında, en az üç temel hak ve özgürlüğün sınırlanması söz konusu
olabilmektedir. Bunlar, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve serbest seçim
hakkıdır. Siyasi partilerin kurulmaları ve örgütlü bir şekilde faaliyette
bulunmaları Sözleşmenin 11 inci maddesinde güvence altına alınan örgütlenme
özgürlüğünün bir gereğidir. Dolayısıyla, bir siyasi partinin kapatılması
yaptırımı doğrudan bu özgürlüğün ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır.
Diğer yandan, örgütlenme özgürlüğü düşünceyi açıklamanın özel ve etkili bir yolu
olduğu için, siyasi parti davalarında ifade özgürlüğünün sınırlandırılması da
gündeme gelmektedir. Nitekim AİHM, örgütlenme özgürlüğünü koruyan 11 inci
maddenin aynı zamanda ifade özgürlüğünü güvence altına alan 10 uncu madde
ışığında değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bir siyasi partinin
kapatılması sonuçları itibariyle, kapatmaya neden olarak gösterilen parti
mensuplarının milletvekilliklerini kaybetmelerine ve/veya beş yıl süreyle bir
siyasi parti mensubu olarak siyaset yapamamalarına neden olabilmektedir. Bu da
Sözleşmenin 1 Nolu Ek Protokolünün 3 üncü maddesinde korunan serbest seçim
hakkının ihlaline neden olabilmektedir.
Bu çerçevede partimiz hakkında
düzenlenen iddianame paralelinde kapatma kararı verilmesi durumunda bunun
Sözleşmenin bu üç maddesinin de ihlali olacağı açıktır.
AK Parti hakkında açılan bu dava,
daha önce de belirtildiği gibi, bir ifade özgürlüğü davasıdır. Zira burada
yargılamaya konu eylemlerden ziyade parti mensuplarının barışçıl görüş
açıklamaları söz konusudur. Dolayısıyla, davada öncelikle ifade özgürlüğünün
Sözleşmede belirlenen sınırların dışına çıkılıp çıkılmadığına bakılması
gerekmektedir.
Fikirlerin korunması ve serbestçe
açıklanması, toplantı ve örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından birisidir.
Demokrasinin gereği gibi işletilmesinde ve çoğulculuğun sağlanmasında
oynadıkları rol dikkate alındığında, bu durum siyasi partiler için evleviyetle
geçerlidir (TBKP/Türkiye, par.44; Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova,
par. 62).
Demokratik rejimleri diğerlerinden
ayıran temel özelliklerden biri, toplumsal ve siyasal meselelerin serbestçe
tartışılabileceği bir zemin sunmasıdır. Toplumda var olan farklı görüşleri
temsil eden siyasi partiler, seçimlerde ve seçimlerden sonra da her zeminde
siyasi tartışmaya katılan aktörler konumundadırlar. AİHMnin belirttiği gibi,
siyasi partiler, sadece siyasal kurumlar içinde değil aynı zamanda toplumsal
hayatın tüm düzeylerinde, demokratik toplum kavramının özü olan siyasi
tartışmaya ikame edilemez bir katkı yaparlar. (Lingens/Avusturya, par.
42).
Tam da bu nedenle, toplumun farklı
kesimlerini temsil eden siyasi parti mensupları için ifade özgürlüğü çok daha
önemli hale gelmektedir. (Castells/İspanya, par. 42). Siyasi temsilciler, hiçbir
baskı altında kalmadan, görüşlerini serbestçe dile getiremedikleri takdirde
çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiden bahsedilemez.
Diğer yandan, AİHM açısından ifade
özgürlüğü, sadece lehte ve hoşa giden söz ve düşünceler için değil, toplumun bir
kesimini veya devleti şoke eden sözler için de geçerlidir. Bu anlamda, bir
siyasi partinin görüşlerinin toplumun bir kesimi hatta tamamına yakını
tarafından aykırı kabul edilmesi, bunların ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı
anlamına gelmemektedir. Bir siyasi partinin önerileri, devletin anayasal
ilkelerine aykırı olabilir veya toplumda hakim olan görüşten farklı olabilir.
Ancak, demokrasiyle bağdaştığı takdirde ve ölçüde bu önerilerden dolayı siyasi
partilere yaptırım uygulanamaz. (Sosyalist Parti/Türkiye, par. 47;
ÖZDEP/Türkiye, par. 41).
AİHMin siyasi parti mensuplarının
ifadeleri ile ilgili olarak çizdiği tek sınır şiddete teşviktir. Bir siyasi
partinin sınırlandırılması ancak yöneticilerinin siyasi araç olarak şiddet
kullanımını savunmaları durumunda söz konusu olabilir. Bu durumda, AİHM siyasi
partinin programı, organları ve/veya mensuplarıyla etnik nefret, isyan veya
şiddete teşvik edip etmediklerine bakmaktadır. (Partidul Comunistilor
(Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par. 54).
Partimiz mensuplarının kapatma
davasına konu olan sözlerinin hiçbirisi, kin, nefret veya şiddet söylemi
içermemektedir. Tersine, bu sözlerin nerdeyse tamamında demokrasi, özgürlük,
çoğulculuk, hoşgörü, birlik ve beraberlik gibi barışçıl bir şekilde bir arada
yaşamayı teşvik eden kavramlar egemendir. Zorlama ve ilgisiz yorumlarla bazı
sözlerin şiddet çağrısı niteliğinde olduğunu söylemek ise kabul edilemez.
Sözgelimi Başbakanın kendisine 27 Mayıs sonrası idamlarının hatırlatılması
üzerine söylediği Biz şuna inanıyoruz; biz yola
çıkarken daha önce de demokrasiye inanmış insanların söylediğini söylüyoruz. Biz
o beyaz çarşaflarla yola çıktık. Biz bu konuda bedel ödemeye hazırız
(İddianame, s.135)
şeklindeki sözlerin şiddet çağrısı olarak ileri sürülmesi iyi niyetle
bağdaşmamaktadır. Bu sözler, demokrasi ve millet iradesinin hakimiyeti uğruna
her türlü fedakarlığı göze alan bir siyasi cesaretin ve kararlılığın
yansımalarıdır.
Sonuç olarak, açıkça ifade özgürlüğü
kapsamında olan beyanlardan dolayı bir siyasi partinin kapatılmasını istemek
AİHSin 10 uncu maddesine aykırıdır.
Sözleşmenin 11 inci maddesine göre
toplantı ve örgütlenme özgürlüğü milli güvenlik, kamu emniyeti ve başkalarının
haklarını koruma gibi nedenlerle sınırlanabilir. Ancak, bu sınırlamaların
kanunla yapılması ve en önemlisi demokratik toplumda gerekli olması gerekir.
AİHMe göre, demokrasinin düzenli işleyişinde siyasi partilerin oynadıkları
hayati rol dikkate alındığında, 11 inci maddedeki sınırlama nedenleri siyasi
partiler söz konusu olduğunda son derece dar yorumlanmalıdır. Bu bağlamda
partilerin örgütlenme özgürlüğüne yönelik sınırlamaları, ancak inandırıcı ve
zorunlu gerekçeler haklılaştırabilir. (Sosyalist
Parti v.d./Türkiye par. 50).
Diğer yandan, 11 inci maddenin
ikinci fıkrasındaki gerekli sözcüğü, zorlayıcı bir toplumsal gereksinimin
(pressing social need) varlığını şart koşmaktadır. Başka bir ifadeyle,
ancak acil, kaçınılmaz toplumsal ihtiyaçlar, örgütlenme özgürlüğüne yönelik bir
sınırlamayı demokratik toplumda gerekli kılabilir. (Partidul Comunistilor
(Nepeceristi) ve Ungureanu/Romanya, par.47).
Bir siyasi partiye müdahalenin
zorlayıcı toplumsal gereksinim kriterine uygun olabilmesi, dolayısıyla
örgütlenme özgürlüğünün sınırları dışında sayılabilmesi için aşağıdaki üç şartın
birlikte gerçekleşmesi aranmaktadır:
(a) Siyasi partiden kaynaklanan
demokrasiye yönelik riskin yeteri kadar yakın/kaçınılmaz olduğunu gösteren ikna
edici geçerli delillerin bulunup bulunmadığı;
(b) Siyasi parti mensuplarının dava
konusu eylem ve söylemlerinin ilgili partiye isnat edilebilir nitelikte olup
olmadığı;
(c) Siyasi partiye isnat edilebilir
nitelikteki eylem ve söylemlerin, söz konusu partinin demokratik toplum
kavramıyla bağdaşır olmayan bir toplum modelini tasavvur ettiği ve savunduğunu
açıkça gösterecek şekilde bir bütün oluşturup oluşturmadığı. (Refah
Partisi/Türkiye, Büyük Daire, par.104; Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve
Ungureanu/Romanya, par.47).
AK Parti hakkında açılan davada, bu
üç şartın bırakın birlikte gerçekleşmesini, ayrı ayrı dahi gerçekleşmesi söz
konusu değildir. Şöyle ki:
Esasen bu konuda bir delil sunulması
da mümkün değildir, çünkü partimiz kurulduğundan bu yana tüm gücüyle
demokrasinin geliştirilmesi için çalışmaktadır. Varlık sebebi ve kuruluş gayesi
demokrasiyi geliştirip pekiştirmek suretiyle temel hak ve özgürlükleri daha iyi
korumak olan bir siyasi partinin demokrasiye tehlike teşkil etmesi düşünülemez.
AİHM, siyasi partilere yönelik
müdahalelerin haklı bir sebebe dayanıp dayanmadığını incelerken, sadece taraf
devletin takdir yetkisini makul, dikkatli ve iyi niyetli bir şekilde kullanıp
kullanmadığına bakmamaktadır. AİHM, aynı zamanda, sınırlamaya davanın bütünlüğü
içerisinde bakarak, (a) müdahalenin izlenen meşru amaçlarla orantılı ve (b)
sunulan sınırlama sebeplerinin ilgili ve yeterli olup olmadıklarını
değerlendirmektedir. Bunu yaparken Mahkeme, ulusal yetkililerin 11 inci
maddedeki prensiplerle uyumlu standartları uyguladıkları ve ayrıca kararlarını
ilgili olguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayandırdıkları
konusunda ikna olmalıdır. (Jersild/
Danimarka, par. 31; Goodwin/Birleşik
Krallık, par. 40; Partidul Comunistilor (Nepeceristi) ve
Ungureanu/Romanya, par. 49).
AK Parti hakkında açılan davada
kapatma talebine gerekçe olarak sunulan eylem ve söylemlerin AİHM içtihatları
ışığında ilgili ve yeterli olması gerekmektedir. Halbuki, tek tek
incelendiğinde ileri sürülen gerekçelerin hiçbir şekilde ilgili ve yeterli
olmadığı anlaşılmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi, iddianamede yer verilen
konuşmaların tamamı ifade özgürlüğü kapsamındadır. Dolayısıyla bunların
partimizin kapatılmasında ilgili ve yeterli gerekçe oluşturmadıkları açıktır.
İkincisi, iddianamede AK Partinin şiddete başvurabileceği yönündeki gerekçeler
de tamamen ilgisiz varsayımlardan kaynaklanmaktadır. Başsavcılığın, kim olduğu
ve partimizle ilişkisinin olup olmadığı bile belirtilmeyen meçhul bir kişinin
bir televizyon programında Mussoliniden bahisle yaptığı iddia edilen konuşmayla
partimiz arasında irtibat kurmaya çalışması, sunulan gerekçelerin ilgili
olmadığının tipik bir göstergesidir. Bunun gibi AK Partiyle uzaktan yakından
ilişkisi olmayan Danıştay saldırısı failinin, belli karanlık odakların
emellerine hizmet edecek şekilde, partimiz liderine yaptığı çağrının delil
olarak sunulması tam bir kötüniyet ve kurgulamanın ürünüdür. Bu tür sözde
gerekçeler kesinlikle AİHM İçtihadı çerçevesinde ilgili ve yeterli sebep
olarak kabul edilemez.
AİHM, 14 Şubat 2006 tarihli
Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova kararında başvurucu partinin geçici
olarak siyasi faaliyetlerinin durdurulmasına gerekçe gösterilen nedenlerin hiç
birini ilgili ve yeterli görmemiştir. Hatta söz konusu muhalefet partisi
tarafından organize edilen toplantıda iktidardaki Komünist Partiyi protesto
etmek için söylenen ve içinde Diktatör olmaktansa, holigan olmayı tercih
ederim, Komünist olmaktansa ölmeyi tercih ederim gibi sözlerin geçtiği şarkı
da şiddet çağrısı olarak görülmemiştir. Mahkeme, bu öğrenci marşının bir şiddet
çağrısı olarak yorumlanamayacağını, ulusal makamların da bu sözlerin neden ve
nasıl şiddete çağrı olduğunu açıklamadıklarını belirterek, bu yöndeki sınırlama
sebebinin ilgili ve yeterli kabul edilemeyeceği sonucuna ulaşmıştır. Mahkemeye
göre, bir siyasi partinin faaliyetlerinin yasaklanmasını, ancak siyasal
çoğulculuğu veya temel demokratik ilkeleri tehlikeye düşürmek gibi çok ciddi
ihlallerin bulunması haklılaştırabilir. Mahkeme, söz konusu davada, başvurucu
partinin toplantısının, hükümeti şiddet yoluyla devirmeye çağrı içermediğini
veya çoğulculuk ve demokrasi ilkelerini zedeleyecek hiçbir faaliyetin
bulunmadığını, bu nedenle uygulanan yaptırımın belirtilen meşru amaçla orantılı
ve zorlayıcı toplumsal gereksinimi karşılamaya yönelik olmadığını
belirtmiştir. (Hıristiyan Demokratik Halk Partisi/Moldova, par. 75,
76).
Başsavcılık, iddianamede olduğu
gibi, esas hakkındaki görüşünde de AK Partinin iktidarda olmasının demokrasiye
yönelik tehlikeyi daha da yakın hale getirdiğini savunmaktadır. Buna göre,
Siyasi partinin iktidar olması, istediği düzenlemelerin her an yasalaşmasını
sağlaması olanağı bulunması nedeniyle demokrasi için tehlikeyi somut ve yakın
kılar. Bu açıdan davalı partinin devleti teokratik bir yapıya dönüştürmesi
beklenilmeden dava açılmıştır (s.16).
Teorik düzeyde iktidarda bulunan her
siyasi parti için üretilebilecek bu iddianın partimiz bağlamında hiçbir olgusal
dayanağı yoktur. Dahası, belki yeni iktidara gelmiş ve icraatları henüz ortaya
çıkmamış olan bir siyasi parti için böylesi bir riskten söz edilebilir. Ancak,
AK Parti altı yıldır iktidarda olan bir partidir. Bu süre bir siyasi partinin
amaç ve politikalarının belirlenmesi için yeteri kadar uzundur. AK Parti, bu
süre içinde şimdiye kadar anayasal demokratik düzenin temel ilkelerini
zedeleyici hiçbir girişimde bulunmamıştır. Anayasayı değiştirecek çoğunluğa
sahip olmasına rağmen, yasama işlemlerinin anayasal denetimini veya idari
işlemelerin yargısal denetimini ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir düşüncesi ve
girişimi olmamıştır. Bu çerçevede, AK Parti döneminde çıkarılan bazı yasalar
hatta son örnekte olduğu gibi bazı anayasa değişiklikleri bile Anayasa Mahkemesi
tarafından denetlenmiştir. Dolayısıyla bir iktidar partisinin istediği
düzenlemelerin her an yasalaşmasını sağlaması, onu demokrasi için somut ve
yakın tehlike haline getirmez. Esasen etkin anayasal ve yargısal denetimin
olduğu herhangi bir demokratik rejimde böylesi bir tehlikeden de
bahsedilemez.
Kaldı ki, AK Parti hükümetleri en
başından itibaren anayasal demokrasinin evrensel ilkelerinin kökleşmesi için
gerekli tüm siyasi, hukuki ve ekonomik adımları atmış; özellikle Türkiyenin
Avrupa Birliğiyle entegrasyonu için gece gündüz çalışmıştır. Bu yönde önceki
iktidarlar döneminde başlatılan reform süreci hızlandırılarak, başta Anayasa
olmak üzere yasalar ve diğer hukuk kurallarındaki değişiklikler birbiri ardına
çıkarılmıştır. Nitekim, Avrupa Komisyonunun yıllık ilerleme raporlarında bu
gelişmelerden duyulan memnuniyet açıkça dile getirilmiştir. Kısacası, Kopenhag
siyasi kriterleri arasında yer alan demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar
konusunda çok önemli ilerlemeler sağlayan ve bu yolla ülkeyi ABye bir adım daha
yaklaştıran bir iktidar partisinin demokrasiyle bağdaşmayan bir projeye sahip
olduğu iddiasının hiçbir dayanağı yoktur. Bu tür bir iddia, ancak bir hayal
ürünü olabilir.
Bu hayali iddiayı inandırıcı kılmak
amacıyla sunulan deliller, AİHMin içtihatları ışığında ortaya çıkan delil
hukuku bakımından hiçbir değere sahip değildir. Delil olarak sunulan parti
mensuplarına ait konuşmaların, yukarıda açıklandığı üzere, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 10 uncu maddesinde korunan ifade özgürlüğünün kapsamı içinde
olduğu açıktır. Bu konuşmaların içerikleri analiz edildiğinde, neredeyse
tamamının eşitlik, özgürlük, çoğulculuk, hoşgörü ve bir arada yaşama gibi
demokratik toplumun temel değerlerine vurgu yapıldığı görülmektedir.
Dolayısıyla, bu sözlerin hiçbirinde ifade özgürlüğü konusunda AİHMin kırmızı
çizgileri olan şiddet kullanmaya, silahlı mücadeleye veya ayaklanmaya teşvik söz
konusu değildir. Sonuç olarak, partimizin amaçlarının demokrasiyle
bağdaşmadığı şeklindeki asılsız ve mesnetsiz iddiaların gerekçesi olarak
sunulan sözde delillerin Avrupa İnsan Hakları Hukuku bağlamında da delil vasfı
bulunmamaktadır.
Partiyle ilgisi bulunmayan kişilerin
eylem ve söylemlerinden dolayı partinin sorumlu tutulması hiçbir hukuk
anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Bu AİHM açısından da kabul edilemez bir durumdur.
Parti mensuplarının dava konusu söz ve eylemlerinin bile partiye isnat
edilebilir olup olmadığını inceleyen AİHMin, partiyle hiçbir hukuki bağı
bulunmayan kişilerin eylem veya sözlerinden dolayı partinin sorumlu
gösterilmesini kabul edeceğini düşünmek imkansızdır.
Ayrıca, parti lideri veya üyelerinin
bazı sözleri de partiye isnat edilebilir nitelikte değildir. Başta Genel
Başkan olmak üzere bazı parti mensuplarının, AK Parti kurulmadan çok önce
yaptıkları konuşmaların partiye isnat edilmesi, aslında delil bulamama,
dolayısıyla delil oluşturma gayretlerinin tipik bir
göstergesidir.
Aynı şekilde, partimizin yetkili
organlarının benimsemediği ve benimsemediğini de ilgililer hakkında disiplin
işlemleri yapmak suretiyle açıkça gösterdiği bazı konuşmaların da isnat
edilebilir nitelikte olmadıkları açıktır.
AİHM, siyasi partiler içerisinde
bazı üyeler demokrasiyle bağdaşmayan nitelikte münferit eylem ve beyanlarda
bulunsa bile bunların tek başına partinin yasaklanmasına yol açmayacağını kabul
etmektedir. Bu nedenle, alt alta sıralanan ilgili ve yeterli delillerin aynı
zamanda bir bütün olarak, söz konusu partinin savunduğu antidemokratik bir
siyasi modelin açık ve anlaşılabilir bir resmini çizmesi gerekmektedir. Oysa
mevcut davada, ileri sürülen gerekçeler ne tek tek ne de bir bütün olarak böyle
bir modelin silüetini dahi ortaya koyamamaktadır.
İddianamede AK Partinin önceki bazı
partilerin devamı olduğunun ileri sürülmesi ve sık sık AİHMin Refah Partisi
kararına atıf yapılması da, birbiriyle ilgisiz konuların ilgiliymiş gibi
gösterilmesidir ve bu anlamda tam bir hedef saptırma örneğidir. Ortada
birbirinden tamamen farklı iki siyasi parti vardır. AİHMin Refah kararının
isabetli olup olmadığı bir yana, bu kararla partimiz hakkındaki davanın hiçbir
benzerliği yoktur.
İlk olarak, AİHM Refah Partisinin
kamuoyu yoklamalarına göre sürekli yükselişte olduğunu ve tek başına iktidara
gelme olasılığının yüksek olduğunu belirtmiştir. Mahkemeye göre, tek başına
iktidara geldiğinde bu partinin demokrasiye aykırı bir toplum modelini hayata
geçirmesi ihtimali vardır (Refah ve diğerleri/Türkiye, Büyük Daire, par.107,
108). Bu nedenle, demokrasiye aykırı politikaları ve söylemleri olan bir
siyasi partinin iktidarı ele geçirerek, parlamentoda istediği kanunları
önermesini beklemek gerekmemektedir (par. 110). Oysa mevcut davada, AK Partinin
iktidarı tek başına ele geçirmesi ve programını hayata geçirme şansını elde
etmesi diye bir durum söz konusu değildir. AK Parti, altı yıldır zaten tek
başına iktidardır. Ayrıca, AK Partinin politikaları ve söylemleri de Sözleşmede
korunan hak ve özgürlüklerin tüm toplumu kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmasına
ve demokrasinin konsolidasyonuna yöneliktir.
İkincisi, AİHMin Refah davasında
kabul ettiği kapatma gerekçeleri de bu davada kesinlikle geçerli değildir.
Mahkeme, Refah Partisinin kapatılması kararının zorlayıcı toplumsal gereksinim
kriterini karşıladığı sonucuna ulaşırken; bu partinin (a) dini inançlar arasında
ayrımcılığa yol açacak bir çok hukukluluğu savunduğunu, (b) bu çerçevede şeriat
hükümlerinin uygulanmasını amaçladığını ve (c) partililerin siyasi yöntem olarak
şiddet kullanımını dışlamadığını belirtmiştir (RP/Türkiye, par.116).
Başsavcılık, RP ile AK Parti
arasında zorlama bir benzerlik kurabilmek için bu iddiaları temellendirecek
gerekçelerin partimiz hakkında açılan davada da geçerli olduğunu ileri
sürmektedir. Bu bağlamda AK Partinin çok hukukluluk anlayışını savunduğu ileri
sürülmekte, ancak bu konuda hiçbir somut delil sunulamamaktadır. AK Partinin
vatandaşların kendi farklı hukuklarına tabi olması gerektiğine dair hiçbir
söylemi veya eylemi bulunmamaktadır. Aksine partimiz hukuk birliğini
savunmaktadır. Nitekim çok hukukluluğu savunan bir siyasi partinin, iç hukukunu
Avrupa standartlarına çıkarmaya çalışarak AB hukuk düzenine ve böylece evrensel
hukuka uygun hale getirme çabası da anlamsız kalacaktır.
İddianamede çok hukukluluk tezinin
tek delili olarak Başbakana atfen Af yetkisi maktulün mirasçılarına
aittir şeklindeki söz gösterilmiştir. Bu beyan, din hükümlerini referans
gösterme çabalarının örneği olarak sunulmuştur. Oysa burada af yetkisinin
maktulün mirasçılarına bırakılmasına dair sözün çok hukuklulukla ilgisi yoktur.
Başbakan bu sözüyle kanuni bir düzenleme yapılarak af yetkisinin mağdura
bırakılmasını değil, adi suçlar bakımından sık sık af kanunu çıkarılarak
toplumdaki adalet duygusunun zedelenmemesi gerektiğine işaret etmiştir.
Konuşmanın içeriği bütünüyle
incelendiğinde, ülkemizde sık sık uygulanan affın toplumda rahatsızlıklar
meydana getirdiği, özellikle zarar görenlerin ya da ölenlerin yakınları
tarafından da dile getirilen bir olgu olduğu anlaşılacaktır. Bu çerçevede af
yetkisinin devlet tarafından sıklıkla kullanılmasının, ölenin ya da zarar gören
insanların yakınlarını veya kendilerini vicdanen rahatsız ettiği, bunun suçları
önlemek yerine artmasını teşvik edeceği, bu nedenle toplum vicdanında genel
olarak kabul görmeyeceği dile getirilmiştir. Kısacası eleştirilen konu af
uygulamasının toplum vicdanlarında oluşturduğu
rahatsızlıktır.
Diğer yandan, partimizin şeri
hükümlerin uygulanması ve bu amaçla şiddete başvurulabileceği yönünde bırakın
eylemi, en ufak bir söylemi hatta iması bile bulunmamaktadır. Dolayısıyla,
Başsavcılığın AK Partinin siyasi programının demokrasiyle bağdaşmadığına dair
iddiası boşlukta kalmaktadır.
Partimiz hakkında açılan davada
delillerin büyük bir kısmı, parti yetkililerinin başörtüsüyle ilgili
açıklamalarından oluşmaktadır. Halbuki AİHMe göre başörtüsüne ilişkin
açıklamalar, Türkiyedeki laik rejime yönelik bir tehdit oluşturmamaktadır
(RP/Türkiye, par.73). Bu durum, Başsavcının AİHM Refah Kararı ile Ak Parti
hakkındaki dava arasında kurmaya çalıştığı irtibatın mevcut olmadığını ortaya
koymaktadır.
Bir siyasi partinin kapatılmasına
neden olduğu gerekçesiyle partili milletvekillerinin parlamento üyeliğinin
düşürülmesi ve beş yıl süreyle herhangi bir partide yer alamaması yaptırımı,
AİHSin 1 nolu Protokolünün 3 üncü maddesine aykırılık sonucunu
doğurabilecektir. Bu maddeye göre, Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının
seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar
içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler.
AİHM Sadak/Türkiye
(2002) kararında, başvurucuların partilerinin kapatılması sonucu otomatik olarak
milletvekilliklerinin düşmesini orantısız bir yaptırım olarak görmüştür.
Mahkemeye göre, bu yaptırım Sözleşmenin 1 Nolu Protokolünün 3 üncü maddesinde
korunan seçilme ve parlamento üyesi olma hakkının özüyle bağdaşmadığı gibi,
başvurucuları parlamentoya üye olarak gönderen seçmenin egemen iradesini de
ihlal etmiştir (par.40).
Daha yakın tarihli
Sobacı/Türkiye (2007) kararında da AİHM, Fazilet Partisinin
kapatılması sonucu milletvekilliği düşürülen başvuru sahibinin serbest seçilme
hakkının ihlal edildiğini belirtmiştir. Mahkemeye göre, milletvekilliğinin
düşürülmesi yaptırımı çok ağır bir yaptırım olup izlenen meşru amaçla orantılı
değildir. Dolayısıyla, Sadak/Türkiye kararında olduğu gibi, burada da bir yandan
başvuru sahibinin seçilme ve yasama görevini yerine getirme hakkı, diğer
yandan da onu milletvekili seçmiş olan seçmenin egemen iradesi ihlal
edilmiştir (par. 31-33).
Aynı şekilde, partilerinin
kapatılması sonucu haklarında beş yıl parti yasağı getirilen Nazlı Ilıcak, Merve
Kavakçı ve Mehmet Sılayın başvuruları üzerine, 2007 yılında AİHM, Sözleşmede
korunan serbest seçim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. AİHMin bu
kararlarına göre, Anayasanın milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıllık parti
yasağı sonuçlarını doğuran hükümleri siyasi parti mensupları bakımından oldukça
ağır bir yaptırım öngörmektedir.
Tüm bu kararlardan da anlaşılacağı
üzere, AİHM siyasi partilerin kapatılmaları sonucu kapatmaya neden olarak
gösterilen kişiler hakkında uygulanan milletvekilliğinin düşmesi ve beş yıl
süreyle herhangi bir partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi
olamaması şeklindeki yaptırımları izlenen meşru amaçlarla orantısız, dolayısıyla
demokratik toplumda gereksiz bulmuştur.
Sonuç olarak, AK Partinin
kapatılması sonucu bu tür yaptırımların uygulanması, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 1 Nolu Ek Protokolünün 3 üncü maddesine ve AİHMin bu maddeyle
ilgili yerleşik içtihadına aykırılık teşkil edecektir.
Bu davanın en önemli özelliği bir
ifade özgürlüğü davası olmasıdır. İddianamede, militan laiklik anlayışı ile
bağdaşmayan ifadeler kapatma nedeni olarak gösterilmektedir. Oysa özgürlükçü bir
demokraside siyasi partilerin kamusal sorunlar konusunda farklı politikaları
savunmalarından daha doğal bir şey olamaz.
İddianamede yer alan, başörtüsü,
katsayı, Kuran kursları gibi konularda, çoğu zaman basının soruları üzerine
gündeme getirilen anlık açıklamalar şeklinde gelişen konuşma ve demeçler, bazı
çevreler tarafından beğenilmese de ifade özgürlüğü kapsamındadır.
Öte yandan, yapılan konuşmalar delil
olarak sunularak AK Parti hakkında kapatma davası açılması doğru değildir.
Anayasanın 68 inci maddesinin 4 üncü fıkrasında siyasi partilerin eylemleri
dolayısıyla kapatılabileceği belirtilmiş, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin 6
ncı fıkrasında da 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
eylemlerinden ötürü temelli kapatılması ifadesine yer verilmiştir. 1995 ve 2001
yılında Anayasaya dahil edilen bu hükümlerle Anayasa koyucu artık siyasi
partilerin faaliyetleri dolayısıyla kapatılabilmesi için açıkça eylemlere
dayanılması koşulunu aramaktadır. Oysa iddianamede AK Parti mensuplarının yapmış
olduğu konuşmalar delil olarak gösterilmektedir.
Başbakanın, başörtüsünün dini
inancın gereği olup olmadığı hususunun din bilginleri (ulema) tarafından
tartışılacak bir konu olduğuna işaret eden açıklaması da iddianamede (s.44-45)
laikliğe aykırı delil olarak gösterilmiştir. Oysa, Başbakanın iddianamede yer
verilen bu sözleri, hukuk sistemimizde yer alan ve uygulanan bilirkişilik
müessesine ilişkindir. Bu sözler, hukuk devletindeki adil yargılanma hakkının
önemli bir unsuru olan bilirkişilik bağlamında değerlendirilmelidir. Laik bir
hukuk devletinde yargıçların bir dinin gerekleri konusunda uzman olmaları
beklenemez. Teknik bilgi ve birikim gerektiren bu hususun yargılama sırasında
konunun uzmanlarına sorulması laiklik ilkesine aykırılık teşkil
etmemektedir.
Nitekim uyuşmazlık konusunun, dinsel
içerikli bir konu olması durumunda din bilginlerinin görüşlerine bilirkişi
olarak başvurulması yargıda da benimsenen bir yöntemdir. Özellikle dini vakıf ve
derneklerle ya da dini yayın yapan kuruluşlarla ilgili uyuşmazlıklarda, yargı
mercilerinin konu hakkında karar verebilmek için konunun dinsel boyutuna dair
bilirkişi görüşüne başvurduğu bilinmektedir.
Örneğin, bir yayının içeriğini
oluşturan Hıristiyanlık yaşam felsefesi ve motiflerinin tek bir inanca yönelik
olarak toplumda özgürce kanaat oluşmasını engelleyecek biçimde verilmesinin,
toplumun milli ve manevi değerlerine aykırılık oluşturup oluşturmadığı
konusundaki bir olayda, Danıştay 13. Dairesi şu şekilde karar vermiştir: Söz
konusu yayın içeriğinin, işlem tesisine neden olan toplumun milli ve manevi
değerlerine ve Türk aile yapısına aykırı nitelikte olup olmadığı hususunun
belirlenmesi, bu konuda uzman kişilerden oluşturulacak bir heyete bilirkişi
incelemesi yaptırılmasını gerektirmektedir. (E. 2005/588, K. 2005/692, K.T.
8.2.2005).
Bu davada çok değişik konularla
ilgili olarak yargı kararları, yüksek mahkeme başkanlarının açıklamaları,
Cumhurbaşkanının ifadeleri ve geri gönderme gerekçelerinde yer verdiği
değerlendirmeleri hakkında AK Parti Genel Başkanı ve partimiz mensuplarınca
yapılan eleştiriler aleyhimize delil olarak gösterilmektedir. Oysa bu tür karar
ve açıklamaların eleştirilemeyeceğine dair ne bir Anayasa ne de yasa kuralı
vardır. Herkesin görüşünün eleştirisi mümkün olduğu gibi yüksek mahkeme
başkanları ve Cumhurbaşkanının görüşleri de eleştirilebilir. Demokratik hukuk
devletlerinde kişiler tabu olmadığı gibi, kişilerin görüşleri de tabu değildir.
Ancak totaliter rejimlerde eleştirilmez kişiler veya görüşler olabilir.
Gerek Genel Başkanımızın ve gerekse
diğer parti mensuplarımızın Başsavcılığın iddianamesi ve esas hakkındaki
görüşünde laikliğe aykırı söz ve faaliyetleri olarak sıralanan hususlar ifade ve
örgütlenme özgürlüğü kapsamında olup, bunlarda laikliğe aykırılık
bulunmamaktadır. Esas hakkındaki bu layihamızın ekinde söz konusu iddialar
tek tek cevaplandırılmaktadır. (EK-1: Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan
Recep Tayyip ERDOĞAN , EK-2: Partimizin diğer mensupları ile ilgili
ifadelerin cevapları)
İddia makamı, esas hakkındaki
görüşünde, Venedik Komisyonu raporunda siyasi partilere yönelik yasaklama
nedenlerinin şiddetle sınırlı olmadığını ileri sürmektedir. Buna göre, Venedik
Komisyonu raporunda yer alan yasaklama ilkeleri, yalnızca şiddet ile sınırlı
değildir. Yasaklama ilkeleri arasında; ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
hoşgörüsüzlük de bulunmaktadır. Başsavcılık, Laikliğin dinsel hoşgörüyü
sağlayan, güvence altına alan bir ilke olduğu gerçektir sözüyle dolaylı olarak
laikliğin Venedik Kriterleri arasında yer aldığını ima etmektedir (s.13).
Venedik Komisyonu, siyasi partilerin
yasaklanması ve kapatılmaları konusundaki 2000 tarihli raporunda şu yedi kriteri
belirlemiştir:
1. Devletler, herkesin serbestçe
siyasi partiler bünyesinde bir araya gelme hakkını tanımalıdır. Bu hak, siyasi
görüşlere sahip olma ve kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın ve sınırlar
dikkate alınmaksızın bilgi alma ve yayma özgürlüğünü de kapsamaktadır. Siyasi
partilere yönelik kayıt zorunluluğu tek başına bu hakkın ihlali olarak kabul
edilemez.
2. Siyasi partilerin faaliyetleri
üzerinden söz konusu bu temel insan haklarının kullanımına yönelik sınırlamalar,
normal ve olağanüstü dönemlerde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile diğer
uluslararası sözleşmelerin hükümlerine uygun olmalıdır.
3. Siyasi partilere yönelik
yasaklama veya kapatma yaptırımı, sadece partilerin şiddet kullanımını savunma
veya demokratik anayasal düzeni yıkmak için şiddeti siyasi bir araç olarak
kullanma, böylece anayasayla güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ortadan
kaldırma durumlarında haklılaştırılabilir. Bir siyasi partinin anayasada
barışçıl yöntemlerle bir değişiklik yapmayı savunması tek başına onun
yasaklanması ya da kapatılması için yeterli bir delil olarak
görülemez.
4. Bir siyasi parti, partinin
yetkilendirmediği üyelerin siyasi faaliyetleri çerçevesinde münferit
davranışlarından dolayı sorumlu tutulamaz.
5. Özellikle çok ağır bir tedbir
olan siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılması, nihai yaptırım olarak
kullanılmalıdır. Hükümetler veya diğer devlet organlarının, yetkili yargısal
organdan bir siyasi partinin yasaklanması veya kapatılmasını talep etmeden önce
ülkenin durumunu dikkate almak suretiyle partinin gerçekten hür demokratik
siyasi düzene veya bireysel haklara yönelik tehlike oluşturup oluşturmadığını ve
varsa bu tehlikenin daha hafif tedbirlerle önlenip önlenemeyeceğini
değerlendirmesi gerekmektedir.
6. Siyasi partilerin yasaklanmasına
ya da kapatılmasına yönelik hukuki tedbirler, anayasaya aykırılık şeklindeki
yargısal kararın sonucu olmalıdır. Bu tedbirler, aynı zamanda, orantılılık
ilkesine uygun ve istisnai nitelikte olmalıdır. Bu tür yaptırımların, sadece
parti üyelerinin değil, bizzat partinin anayasal olmayan araçlar kullanmak veya
kullanmaya hazırlanmak suretiyle siyasi hedefler izlediğine dair yeterli
delillere dayandırılması gerekmektedir.
7. Bir partinin yasaklanması veya
kapatılması kararı Anayasa Mahkemesi veya başka ilgili yargısal organlar
tarafından, hukuka uygunluk, alenilik ve adil yargılanma güvencelerini sağlayan
bir prosedür izlenerek alınmalıdır.
Bu kriterlerden anlaşılacağı üzere,
siyasi partiler ancak şiddet kullanımını savundukları veya demokratik anayasal
düzeni yıkmak için şiddeti siyasal bir araç olarak kullandıkları takdirde,
yargılama güvencelerine sahip bir prosedür izlenmek koşuluyla ve son çare olarak
kapatılabilmektedir. Dolayısıyla yasaklama ilkeleri şiddetle sınırlıdır.
İddia makamının şiddet dışında saydığı ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
hoşgörüsüzlük müstakil yasaklama ilkeleri değildir. Bunlar, Venedik
Komisyonu raporunun temel kriterleri açıklayan ekinde yer alan ve şiddetle
bağlantılı olarak bahsedilen kavramlardır. Nitekim, Açıklayıcı Raporun 10 uncu
paragrafına göre yasaklamaya yetkili organların bir siyasi partinin şiddeti
(şiddetin özel yansımaları olarak ortaya çıkan ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve
hoşgörüsüzlük/tahammülsüz dahil olmak üzere) savunduğuna veya terörist yahut
yıkıcı faaliyetlere karıştığına dair yeterli delile sahip olması gerekmektedir.
(EK- 6: Venedik Komisyonu Raporu)
Kaldı ki, hoşgörüsüzlük bir siyasi
parti için tek başına bir yasaklama kriteri olarak alınsa bile, AK Partiye isnat
edilebilecek bir nitelik olamaz. Başta partimiz genel başkanı olmak üzere, tüm
organ ve üyeleriyle kurulduğundan beri herkesi kucaklamaya çalışan,
farklılıklara saygıyı ve bir arada yaşama hedefini siyasi önceliği haline
getiren bir siyasi partinin hoşgörüsüzlükle itham edilmesi akla, mantığa ve
insaf ölçülerine aykırıdır. İşin üzücü yanı, partimize yönelik böylesi bir
ithamın farklı olan her şeye ve herkese karşı tahammülsüzlüğün nerdeyse her
satırına sindiği bir iddianamede ve esas hakkındaki görüşte dile getirilmiş
olmasıdır.
Diğer yandan, Venedik Komisyonu
kriterlerinin bağlayıcı olmadığını ifade eden iddia makamının, esas hakkındaki
görüşünde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM)nin siyasi parti
yasakları konusunda aldığı tavsiye niteliğindeki kararına atıf yapması ve söz
konusu kararın İngilizcesini ekte sunması ilginçtir. Başsavcılığa göre,
AKPM Venedik İlkelerinden farklı olarak bir parti sivil barışı ve demokratik
anayasal düzeni tehlikeye sokuyorsa bu amaca ulaşmak için demokratik yolları
kullanıyor olsa dahi, kapatılabileceği kuralını getirmiştir (s.14).
Esas hakkında görüşe eklenen söz
konusu kararı okuyacak kadar İngilizcesi olan herhangi bir kişinin hemen fark
edebileceği gibi, bu amaca ulaşmak için demokratik yolları kullanıyor
olsa dahi ibaresi kararın aslında olmayan bir ilavedir. Esasen bu
karar, siyasi partilerin kapatılması konusunda yeni bir kriter getirmemekte,
Venedik Kriterlerini tekrarlamaktadır. Dolayısıyla Venedik İlkelerinden
farklı olarak ibaresiyle, Avrupa siyasi kurumlarının şiddet dışında kriterler
geliştirdiği izlenimi verilmek istenmektedir. Başsavcılığın, mevcut davayı
haklılaştırmak amacıyla bu tür uluslararası belgelerin anlamlarında yaptığı
çarpıtmalar manidardır.
Anayasa Mahkemesini bu konuda doğru
bilgilendirmek amacıyla, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinin 1308 sayılı
kararında ortaya konan ilkeleri aynen belirtmekte fayda vardır. AKPM, siyasi
partilere yönelik yaptırımlar konusunda üye devletlere şu ilkelere uymaları
çağrısında bulunmuştur:
i.
Siyasal çoğulculuk her demokratik rejimin temel ilkelerinden
biridir;
ii.
Siyasi partilere yönelik sınırlama
ve kapatma yaptırımları, ilgili partinin şiddet kullanması veya toplumsal barışı
ve ülkenin demokratik anayasal düzenini tehdit etmesi durumunda uygulanabilecek
istisnai tedbirler olarak görülmelidir;
iii.
Mümkün olduğu ölçüde, kapatmadan
daha hafif tedbirlere başvurulmalıdır;
iv.
Bir siyasi parti, üyelerinin parti
tüzüğüne veya faaliyetlerine aykırı eylemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz;
v.
Bir siyasi parti, ülkenin anayasal
düzenine uygun olarak ve adil yargılamanın tüm güvencelerini sağlayan bir
prosedür izlenerek, en son çare olarak yasaklanabilir veya kapatılabilir;
vi.
Üye devletlerin hukuk sistemleri,
partileri sınırlamaya yönelik tedbirlerin yetkililer tarafından keyfi
uygulanmasını engellemek için özel hükümlere yer
vermelidir.
İddianamede sunulan hiçbir delilde
partimize isnat edilebilecek herhangi bir şiddet, şiddete çağrı ve suça teşvik
edici unsur yer almamaktadır. Nitekim iddianamede, partinin şiddetle
ilişkilendirilmeye çalışılması bağlamında yapılan değerlendirmede konunun ne
derece tutarsız, art niyetli ve zorlama yorumlama ile birlikte sunulmaya
çalışıldığı da rahatlıkla fark edilebilmektedir. İddianamedekinin aksine,
iktidarda bulunduğu zaman içerisinde çok değişik vesilelerle AK Parti, ısrarlı
biçimde birlik, bütünlük ve barışa vurgu yapan söylemleriyle aslında
iddianamedeki bu tezi açıkça çürütmektedir.
Başsavcı, hem iddianamede hem de
esas hakkındaki görüşünde akıl ve mantık kurallarını alt üst edecek şekilde
partimizle şiddet arasında zoraki bir bağlantı kurmaya çalışmaktadır.
Aslında AK Parti mensuplarının
ısrarlı bir şekilde şiddeti reddeden açıklama ve tutumları iddianamenin bu
konuda ne derece gerçeklikten uzak ve önyargılı biçimde hazırlandığını gözler
önüne sermektedir. AK Parti, terör ve şiddeti kesin biçimde reddeden, bunu da
eylem ve söylemleriyle açık biçimde ortaya koyan bir partidir. Buna karşın
Başsavcı, parti üyesi olmayan kişilerin televizyonlarda yaptığı konuşmaları bile
partiye isnat etmeye çalışmaktadır. Parti üyesi olmayan kişilerin eylem ve
söylemleri ile parti arasında bağ kurmaya çalışmak hukuka aykırıdır. Tıpkı
Ilımlı İslam projesi gibi öteden beri belli odaklarca AK Partiye isnat
edilmeye çalışılan yakıştırmanın da, Başsavcının iddialarına esas teşkil etmesi
gibi, bu konu da Başsavcının siyasi yaklaşımını da ortaya
koymaktadır.
Partimiz demokratik özgürlükçü
ortamı şiddet ve terörün en büyük düşmanı olarak görmektedir. AK Parti, bunun
için çoğulcu demokrasiye sahip çıkılmasını, iktidara gelmede ve onu koruma
yolunda şiddetin değil demokratik seçimlerin geçerli olduğunu savunan ve bunu
eylem ve söylemlerine de açıkça yansıtan bir partidir.
Terör ve şiddete karşı gerek içeride
ve gerekse dışarıda yürütülen kararlı mücadele kamuoyunun da bilgisi
dahilindedir. AK Parti Genel Başkanı değişik konuşmalarında ısrarla terörün
dini, ırkı, milleti, vatanı yoktur. Nereden gelirse gelsin terörizmin içinde
olan, terörizmin hedeflerini benimseyen herkes teröristtir. Buna karşı
mücadelemizi sonuna kadar vermeye devam edeceğiz diyerek, terörle hem içeride
hem de dışarıda sonuna kadar mücadele edileceğini vurgulamıştır.
(ANKA-28.12.2007) (EK- 7)
İddianamede partimiz mensupları ile
ilgili delillerden hiçbirisinde en ufak bir şiddet içeren, şiddetle bağlantı
kurulması mümkün olan ya da tahrik çağrısı olarak nitelendirilebilecek bir ifade
yer almamasına rağmen, tamamen zorlama ve artniyetli yorumlarla şiddet bu
sürecin içerisine sokuşturulmaya çalışılmaktadır. Partimizi şiddetle ilintili
gösterme gayreti akıl ve mantığın sınırlarını
zorlamaktadır.
Başsavcılığın toplumda infial
uyandıran ve herkes tarafından lanetlenen Danıştay saldırısı ile, Genel Başkanın
sözleri arasında dolaylı bir bağ kurma çabaları ve bu olayın faillerinin
kullandığı bazı sözlerin partinin yaklaşımlarına bağlanmaya çalışılması son
derece tehlikelidir. Başsavcının, kapatma davasında bu elim olayı partimizin
aleyhine kullanmak istemesi kabul edilemez.
Türkiyeyi kaosa sürüklemek isteyen
odakların tezgahladığı iğrenç Danıştay saldırısıyla, partimiz arasında bir
ilişki kurmaya yönelik ifadeler, en hafif tabirle, iftiradır. Başsavcılık,
iddianamede olduğu gibi, esas hakkındaki görüşünde de, bir iktidar partisinin
tehdit ve hakarete varan açıklamalarının bu tür saldırıları cesaretlendireceği
açıktır demek suretiyle adeta bu iftira kampanyasına iştirak etmektedir.
Partimizin herhangi bir yargı organına karşı tehdit ve hakaret içeren en ufak
bir açıklaması olmamıştır. Kamu adına görev yapan bir yargı mensubunun böyle bir
iddiada bulunurken, açık ve somut tehdit ve hakaret örnekleri vermesi
gerekirken, bunun yerine genel ve soyut kategorik ifadelerin arkasına sığınarak
yargıda bulunması kabul edilemez. Ayrıca, her siyasi parti gibi, AK Parti de
savunduğu temel ilkelere aykırı bulduğu yargı kararlarını eleştirmiştir ve
eleştirmeye de devam edecektir. Demokratik rejimlerde, yargı kararlarına uymak
farklı bu kararları eleştirmek farklıdır. Unutulmamalıdır ki, eleştirinin
olmadığı yerde dogmatizmin saltanatı vardır.
Başsavcılığın bu nedensellik mantığı
bizi kabul edilemeyecek sonuçlara götürür. Sözgelimi, hakkımızda düzenlenen ve
partimizi laikliğe aykırı eylemlerin odağı ve demokrasiye yönelik bir tehdit
olarak gösteren iddianameden sonra partimiz mensuplarına karşı bir saldırı
olduğu takdirde bunu Başsavcının cesaretlendirdiği söylenebilir mi?
Yine İddianamede Bu yolda siyasal
İslam'ın ya da Türkiyeye giydirilmek istenen ılımlı İslam modelinin bir
şeriat devletine dönüşmesi ve gerekirse bu yolda İslami terörün de kullanılması
uzak bir olasılık değildir. Nitekim yakın tarihte bölgemizde geçiş dönemi örneği
olarak, sıkça öne çıkarılan kimi devletlerin daha sonra kaçınılmaz biçimde
radikal bir değişikliğe uğrayarak köktendinci bir rejime dönüştüğü görülmüştür
denilmektedir. (s.114). İddianamenin değerlendirme kısmında yer alan bu hususun
Anayasa Mahkemesini etkilemeye yönelik olduğu açıkça sezilmektedir.
İktidar partisi ile şiddet arasında
bağlantı kurulurken iddianamede yer verilen ve bünyesinde ciddi bir mantıksal
çelişki barındıran şu görüşün kabulünün de imkansız olduğu açıktır: Zaten
iktidar olmanın avantajları ile ve demokratik yöntemi kullanarak hedefe ulaşma
olanağı elde edilmişse, bu aşamada şiddet kullanmanın gereksizliği de ortadadır.
Kapatma yaptırımı, son aşamada şiddet ve şiddet çağrısını amaçlayan bir modeli
engellemeye yönelik olması nedeniyle hukuka uygundur (s.157).
İddianamedeki bu ifade ile
aslında şiddet kullanımının söz konusu olmadığı da açıkça tescil
edilmektedir. Ancak, aynı yerde, şiddetin bundan sonraki dönemlerde
kullanılabileceği biçiminde bir kehanette bulunularak, bu nedenle partinin
kapatılması gereğine değinilmektedir. Unutmamak gerekir ki, Türkiye demokratik
bir hukuk devletidir. Demokratik hukuk devletinde siyasi iktidarın nasıl
denetleneceği de bellidir. Partimizin ileride şiddete başvurabileceği varsayımı
tamamen vehimlere dayalı bir iddiadır. Demokratik bir hukuk devletinde tüm
icraatları hukuka uygun olan bir iktidar partisinin kapatılmak istenmesi kabul
edilemez.
Bu bağlamda iddianamede yer verilen
şu ifadeler de ilginçtir:
Gösterilen deliller, Anayasanın 10.
ve 42 nci maddelerinin laiklik ilkesinin özüne dokunmak amacıyla
değiştirildiğini kanıtlamaktadır. Çünkü artık köktendinciler isteklerini
türbanın kamusal alanda da serbest kalmasının ötesine taşımışlar,
televizyonlardaki açık oturumlarda türbanın yasaklanmasını savunanların
Mussolini gibi yargılanacaklarını ve cezalandırılacaklarını çekinmeden
söylemeye başlamışlardır. Sadece bu durum bile laik devlet ilkesini ve
Türkiyede laikliği savunanları nasıl bir tehlikenin beklediğini göstermeye
yeterli olup, şeriatın içerdiği şiddet unsurunu da
sergilemektedir
(s.117) .
Böyle bir televizyon konuşması,
hangi partilimiz tarafından nerede, ne zaman ve hangi televizyonda yapılmıştır?
Eğer böyle bir konuşma var ise, parti ile ilgisi bulunmayan -yönlendirilmiş- bir
kişiye mi aittir? Yoksa parti yasaklamada sadece şiddeti ölçü alan Venedik
kriterlerinin gerçekleştiği izlenimini uyandırmak için herkesi güldürecek
uydurma delil mi yaratılıyor? İddianamede dayanılan diğer konuşmalar eklerde yer
almasına rağmen, bu faili meçhul ve içeriği hiçbir şekilde kabul edilemeyecek
konuşma neden ekler arasında bulunmamaktadır?
Görüldüğü gibi iddianame, olgulardan
tamamen uzak bir şekilde ideolojik kaygılara dayalı bir iddiaya delil üretme
çabası içindedir. İddianamedeki partimizin şiddetle
ilişkisini kurmaya yönelik tüm ifadeler, tamamen hayal dünyasında üretilen
spekülasyon ve vehimlerden ibarettir.
Ayrıca, partimiz dışında bazı basın
ve yayın organlarında farklı kişilerin din özgürlüğü ve laiklik bağlamında
ortaya koydukları kişisel görüş ve değerlendirmelerle partimizin doğrudan ya da
dolaylı olarak hiçbir ilgisi olmadığı halde, böyle bir irtibat varmış gibi
gösterilmeye çalışılması hukuk devletinin gerektirdiği asgari iyi niyet
anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Diğer yandan, iddianameye göre
davalı partinin sahip olduğu iktidar olma çerçevesinde amaçladığı yasa dışı
siyasi modele yönelik eylemleri karşısında, iktidar gücünden çekinen ve
sessiz kalan büyük bir kitle de söz konusudur. Bu durum bile davalı partinin
hedefine ulaşmasını kolaylaştırmaktadır (s.158). Bu ifade ile ilgili olarak
öncelikle şu soru akla gelmektedir: İktidar gücünden çekinen ve sessiz kalan
büyük bir kitlenin varlığı nasıl tespit edilebilmiştir? Başsavcının bu tespite
hangi teknolojik ölçüm aletlerini kullanarak ulaştığı büyük bir merak konusudur.
Acaba Başsavcıya bu konuda sessiz kitlelerden ulaşan milyonlarca şikayet mi
vardır? Varsa her türlü gazete haberini iddianameye delil olarak ekleyen bir
makam, bu şikayetleri neden eklememiştir?
Kaldı ki, iddianamede ileri
sürüldüğü gibi AK Partiye karşı olan ve pek de sessiz oldukları söylenemeyecek
hatırı sayılır miktarda sesli bir muhalefet de vardır. Nitekim Cumhuriyet
mitingleri olarak adlandırılan protesto girişimlerinde partimizin
politikalarına yönelik olarak oldukça sesli ve hiç de çekingen sayılamayacak
bir muhalefet yürütülmüştür. Bu tür muhalefet girişimlerinin ardından yapılan 22
Temmuz 2007 seçimlerinde partimiz, büyük bir çoğunluğu sessiz kitlelerden
olmak üzere, kullanılan oyların yaklaşık yarısını alarak ikinci kez tek başına
iktidara gelmiştir. Bu sonuç bile, tek başına toplumun iktidarımızdan
tedirgin olmak bir yana, memnuniyetinin artarak devam ettiğinin demokratik
ölçüm aletleriyle kesin olarak teyit edilmiş bir delilidir.
Partimize yönelik olarak özellikle
esas hakkındaki görüşte Başsavcılık tarafından daha yoğun biçimde kullanılan
hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık isnadı da asılsız ve ağır bir ithamdır ve asla
gerçeği yansıtmamaktadır. Partimiz 6 yıllık iktidarında, farklı din ve inanç
mensuplarına saygı esasına dayalı politikaları hayata
geçirmiştir.
Ayrımcılık yasağı ve hoşgörü aynı
zamanda laiklik ilkesinin de bir gereğidir. AK Parti, özgürlükçü bir laiklik
anlayışını savunduğu için kapatma davası ile karşı karşıya kalmıştır. Batılı
anlamdaki laikliği savunan ve bu bağlamda farklı din ve inançları sosyolojik
gerçeklik olarak kabul edip onların bir arada barışçıl biçimde birlikteliğini
sağlamayı hedefleyen bir partiyi hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla itham etmenin ne
derece asılsız olduğu açıktır.
Partimiz hakkındaki hoşgörüsüzlük
iddiasının örnekleri olarak gösterilen söylemlerin hoşgörüsüzlükle ilgisi
bulunmamaktadır. Başsavcı, partimiz mensuplarının Danıştayın bir kararına
yönelik eleştirilerini bile hoşgörüsüzlük örneği olarak göstermektedir.
Burada eleştiri ile hoşgörüsüzlük birbirine karıştırılmaktadır. Halbuki,
eleştiri tam da hoşgörünün bir gereğidir. Mahkeme kararlarının eleştirilmesine
bile tahammül edemeyen ve bu eleştirilerle mahkeme üyelerine yönelik saldırı
arasında ilişki kurmaya çalışan iddia makamının, partimizi hoşgörüsüzlükle itham
etmesi paradoksal bir durumdur.
Diğer yandan, Başsavcılığa göre
TBMM Başkanı Bülent Arınçın ..Onlar bu kıyafetiyle giremezken, çok sevgili
arkadaşları hangi kıyafetle okula giriyorlar, hepiniz biliyorsunuz..."
sözünün türban takmayanlar için beslenen bir hoşgörüsüzlüğü barındırdığı,
anayasal düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu görülmektedir ( Esas
hakkındaki görüş, s. 14). Bu sözün bir hoşgörüsüzlük örneği olarak gösterilmesi
anlaşılır gibi değildir. Bu söz, üniversite öğrencilerinin her türlü kıyafetle
öğrenimlerine deva edebildiklerini, bu anlamda başörtüsünün de serbest olması
gerektiğini ifade etmektedir. Dolayısıyla üniversitelerde uygulanan başörtüsü
yasağını eleştirmeye yönelik bir beyan, başörtüsü takmayanlara karşı bir
hoşgörüsüzlüğe delil olarak sunulamaz. Daha da önemlisi, bu sözün anayasal
düzeni ve demokrasiyi tehlikeye soktuğu iddiası, ancak bir siyasi paranoya
örneği olabilir.
Aynı şekilde, Bülent Arınçın
parlamentonun gerekirse Anayasa Mahkemesini bile kaldırabileceğine, demokratik
ülkelerde bizdeki mahkemeye benzer bir kurumun bulunmadığına dair sözleri de
hoşgörüsüzlük örneği olarak gösterilmektedir. Başsavcı diğer örneklerde olduğu
gibi, burada da bu sözün hangi bağlamda ve neden söylendiğini dikkatten
kaçırmaktadır. Bu söz, Anayasa Mahkemesi eski başkanlarından Mustafa Buminin
başörtüsü konusunda artık parlamentonun düzenleme yapamayacağını söylemesi
üzerine verilen bir cevaptır. TBMMyi temsil eden bir kişinin temsil ettiği
kurumun anayasal yetkilerini hatırlatmasından ve anayasa yargısı hakkında
değerlendirme yapmasından daha doğal ne olabilir. Dolayısıyla, en fazla siyasi
eleştiri olarak görülebilecek bu sözlerin hoşgörüsüzlük olarak nitelenmesi,
bizatihi eleştiriye tahammülsüzlük ve hoşgörüsüzlük örneğidir.
Kurulduğu andan itibaren AK Parti,
gerginliklere yol açılmaması, toplumsal barış ve huzurun bozulmaması için özel
bir ihtimam göstermiştir. Hatta bu bağlamda partimiz bazen en demokratik
haklarını bile kullanmaktan imtina etmiştir. Nitekim, 22 Temmuz 2007 genel
seçimlerinden önce düzenlenen ve doğrudan AK Parti hükümetini hedef alan
mitinglere rağmen, milyonlarca üyesi bulunan partimiz sükunetini muhafaza ederek
karşı mitingler düzenlemekten bile kaçınmıştır.
Başsavcılığın iddianamede olduğu
gibi esas hakkındaki görüşünde de çok yoğun biçimde olaylar, kavramlar hukuki
düzenlemeler ile mantıksal ve hukuksal bağlantılar tamamen AK Parti aleyhine
sonuç elde etmek amacıyla kötüye kullanılmıştır. Böylesine art niyetli bir
değerlendirmenin bir hukuk makamı olan Başsavcılık tarafından yapılması son
derece endişe vericidir. Şiddet ve hoşgörüsüzlük örneklerinde yapılmaya
çalışılan zorlama yorum ve bağlantılarda olduğu gibi hukukun belli bir
ideolojik bakışın hizmetine sokulmaya çalışıldığı bir yerde aslında hukukun bir
güvence unsuru olmasından bahsetmek de mümkün değildir.
İddianamede
Başsavcı, hukuk dışındaki değişik alanlarda ve uzmanlık gerektiren konularda da
kendi yorumunu rahatlıkla yapmakta ve bu biçimde oluşturduğu delilleri partimiz
aleyhine kullanmaktadır. Bilim ve teknoloji alanında yaşanan gelişmelere paralel
olarak çok değişik alanlara ilişkin uzmanlaşmanın gittikçe arttığı çağımızda
böylesine bir yöntemle delil oluşturma girişimi aklın ve bilimin yol
göstericiliği ile bağdaşmamaktadır.
Esas hakkındaki görüşte Osmanlı
Devletinin niteliğine ilişkin değerlendirmeler, Başsavcının tarihçilerin alanına
giren bir konuda keskin, şabloncu ve indirgemeci bir tavır içine girdiğini
göstermektedir. Bırakınız akademik tarih kitaplarını, çok satan popüler tarih
kitapları bile okunmuş olsaydı bu tür genellemelerden kaçınılması
gerekirdi.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde
hasta hakları ile ilgili olarak hastanelerde dini vecibelerin yerine getirilmesi
amacıyla mekan ayrılmasının laikliğe aykırılık yanında tıbbi açıdan da sakıncalı
olduğunu belirtmektedir. Esas hakkındaki görüşte, hastaların dini
vecibelerini yerine getirebilmesi için mekan ayrılmasının laikliğe aykırılığı
konusunu destekleyen tıp alanı ile ilgili bir argüman olarak farklı hastalık ve
mikrop taşıyıcısı hastaların birbirleriyle temaslarının tıbbi açıdan sakıncaları
ve ibadet mekanlarını hasta haklarına dayanarak sağlık ocaklarına kadar
yaygınlaştırıp, bu temas ve bulaşmaya olanak sağlamanın mevzuat düzenlenmesi
amacına da uygun olmadığı (s.39) görüşüne yer vermektedir. Burada herhangi bir
kaynağa gönderme yapmadığına göre Başsavcılık uzmanlık gerektiren tıp alanındaki
bir konuda kişisel değerlendirmesini ortaya koymaktadır.
Hastaların dini vecibelerini yerine
getirebilmesi ve dini hizmetlerden faydalanması hakkına ilişkin düzenlemenin,
tıp otoritelerinin uluslararası düzeyde gerçekleştirdiği çalışmalar sonucunda
kaleme alındığı ve bu sözleşmelerin gereği olarak ulusal hukuk düzenimize dahil
edilmeye çalışıldığı dikkate alındığında, Başsavcının tıp alanı ile ilgili
yaptığı ve hiçbir dayanak göstermediği bu tespitinin kendi argümanını
desteklemek için kullandığı bir değerlendirme olmaktan başka bir değeri
bulunmadığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Başsavcının hasta hakları konusunda hukuk
alanı yanında ilahiyat ve tıp alanlarıyla da ilgili değerlendirmeler yapması
sadece partimiz aleyhine delil oluşturma gayreti ile
açıklanabilir.
Bunun gibi iddianamede dini
konularda kesin hüküm içeren değerlendirmeler yer almakta, din kültürü ve ahlâk
bilgisi kitaplarında bir din kültüründen çok, İslamın dinsel öğretisine ve
hurafelere yer verilmiş olduğu iddiası somut bir örnek verilmeksizin mesnetsiz
bir şekilde ortaya atılmaktadır (s.138). İslâmın dini öğretisi ile hurafelerin
yan yana zikredilmesi, iki hususun da aynı kategoride değerlendirildiği yönünde
bir izlenim oluşturmaktadır. Oysa ilâhiyat alanındaki akademisyenlerin bilimsel
yöntemlerle kaleme aldığı söz konusu kitaplarda, ilahiyat biliminin verileri
ışığında nelerin dinsel gerekler, nelerin de hurafe olduğu hususu dikkate
alınmıştır. Seküler hukuk ilkelerine göre hazırlanan İddianamede bir hukukçu
tarafından dini inançların gerçekliği ve geçerliliği ile ilgili
değerlendirmelerin yapılması anlaşılır gibi değildir.
Ayrıca esasa ilişkin görüşte, Büyük
Ortadoğu Projesinin Türkiye'ye ve bölgeye dayatılan, ideolojik altyapısı ılımlı
İslam olan bir proje olduğu ileri sürülmektedir (s.25). Bir dış politika konusu
olan ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının hakkında çok sayıda makale ve kitap
yazdıkları BOPun hukuki bir metin olması gereken iddianamede ve esas hakkındaki
görüşte yer alması da bu davanın hukuk dışı mülahazalarla hazırlandığının bir
diğer göstergesidir. Bildiğimiz kadarıyla dış politika konusunda uzman olmayan
ve olması da gerekmeyen Başsavcının hangi bilimsel verilerle BOPun ideolojik
altyapısının ılımlı İslam olduğunu iddia ettiğini merak ediyoruz.
İddia makamı, hukuki geçerliliği
olan delil bulmada yaşadığı sıkıntıyı aşmak için partimizi daha önce kapatılan
partilerin devamı olarak göstermek yoluyla siyaseten mahkum etme arayışını esas
hakkındaki görüşünde de devam ettirmektedir. Başsavcıya göre, Davalı Parti
laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle Anayasa Mahkemesince kapatılan Fazilet
Partisinde liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından
kurulmuştur. Bu ekip mirasçısı olduğu laik rejim karşıtı partilerin geçmiş
siyasi deneyimlerinden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına, açık bir eylem ve
söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı hedeflemiştir.
(s.5)
Anayasa Mahkemesi üyelerini
etkilemeye yönelik psikolojik bir manevra olduğu açıkça anlaşılan bu
değerlendirme, mantık hatalarını ve olgusal yanlışlıkları içinde
barındırmaktadır. Bir kere, daha önce de belirtildiği üzere AK Parti hiçbir
siyasi partinin devamı değildir. Kurucuları arasında daha önce farklı siyasi
partilere mensup olanlar bulunduğu gibi, ilk kez siyasete giren kişiler de
bulunmaktadır.
İkincisi, partimizin daha önceki bir
partide liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından
kurulduğu iddiasıyla, bu tür laik rejim karşıtı partilerin mirasçısı olduğu
iddiası birbiriyle çelişmektedir. Bir siyasi partiden şu ya da bu nedenle
ayrılmak, o partinin mirasını da reddetmek anlamına gelmektedir.
Üçüncüsü, bir siyasi partinin
kurucuları arasında, daha önce başka bir siyasi partide bulunan kişilerin olması
bu iki parti arasında organik bir ilişkinin veya devamlılığın olduğu anlamına
gelmemektedir. Bunun aksini ileri sürmek, kurucularını Cumhuriyet Halk
Partisinden ayrılan politikacıların oluşturduğu Demokrat Partinin CHPnin
devamı ve mirasçısı olduğunu ileri sürmek gibidir.
Dördüncüsü, partimizin siyasi
amaçlarına, açık bir eylem ve söylem yerine, birkaç aşamada ve örtülü bir
programla ulaşmayı hedeflemiş olduğu iddiası, hiçbir delile dayanmayan, tamamen
hayal ve vehim ürünü bir iddiadır. Bu iddia, Ortodoks Marksizmin komünist
topluma giden yolda benimsediği birkaç aşama yönteminden bahseden kitapların
fazlasıyla etkisinde kalındığı izlenimini vermektedir. Partimizin ne bu tür bir
ideolojisi ne de onu birkaç aşamada gerçekleştirmeyi öngören örtülü programı
vardır. AK Partinin programı ve en önemlisi yaptıkları ortadadır. İlan ve icra
ettiklerinin dışında, gizli veya örtülü hiçbir programı da yoktur.
Partimizin Örtülü programını
gerçekleştirirken, olası tepkileri bertaraf etmek için demokrasi, insan hakları,
din ve vicdan, örgütlenme ve ifade özgürlüğü gibi evrensel değerleri kullanmaya
başlamış (s.5) olduğu iddiası da en hafif tabirle gülünçtür. Bu iddia
esasen içerik olarak da boştur. Demokratik ve özgürlükçü her partiye yönelik
olarak bu tür ithamlarda bulunabilirsiniz. İddia makamının mantığıyla, laikliğin
demokratik ve özgürlükçü yorumunu benimseyen siyasi partiler şeriatı, emeğe
saygıyı ve eşitliği öne çıkaran partiler komünizmi ve milliyetçiliğe vurgu
yapan partiler de faşizmi hedefleyen örtülü programa sahip partiler olarak
yaftalanabilir. Bunun hukuk mantığıyla, hatta düz mantıkla bile ilgisi yoktur.
Bu mantık, farklı olan her şeyi tehlike olarak görüp tasfiye etmeye çalışan,
bireyi ve onun oluşturduğu toplumu da önceden belirlenmiş soyut kalıplar
çerçevesinde dönüştürülmesi gereken nesneler olarak gören katı pozitivist ve
ideolojik yaklaşımın ürünüdür. Bu mantığın hukuk alanına taşınması, çatışmacı
siyaset anlayışına hukukun alet edilmesi gibi son derece vahim bir durumu
doğuracaktır. Böylesi bir hukuk ve siyaset anlayışının çoğulcu demokrasinin
gerekleriyle bağdaşmadığı açıktır.
İddianamede geçmişte Anayasa
Mahkemesi tarafından kapatılmış olan siyasi partilerde siyaset yapan kişilerin
AK Partide yer alması adeta laikliğe aykırılık noktasında destekleyici bir
argüman olarak gösterilmektedir. Aralarında geçmişte kapatılanlar da dahil olmak
üzere farklı siyasi partilerden katılanların da AK Parti mensupları arasında yer
alması partimizin yeni kurulan bir siyasi parti olması nedeniyle normaldir. 2001
yılında kurulan bir siyasi partiye o zamana kadar değişik siyasi partilerde
bulunmuş kişilerin dahil olması ancak yeni parti olgusu ile açıklanabilir.
Hukukla bağdaştırılması mümkün
olmayan iddianamedeki bu yaklaşımın kabulü durumunda sadece kapatmaya sebebiyet
veren üyelere değil, kapatılan siyasi partinin bütün mensuplarına da siyasi
faaliyet yasağı getirilmesi gerekmektedir. Böylesine yasaklayıcı bir bakış
açısının Anayasada öngörülen siyasi parti yasaklama rejiminin ötesinde yeni bir
yasak getirmesi mümkündür. Nitekim Anayasa Mahkemesi de böylesine bir yaklaşımı
açıkça reddetmektedir. Anayasa Mahkemesine göre, kapatma kararından sonra siyasî
haklarını kullanmalarına sınır getirilmeyen parti mensuplarının faaliyetlerini
bağımsız olarak veya başka bir siyasî parti içinde sürdürmelerine yasal bir
engel bulunmamaktadır (E. 1999/2 (Siyasî Parti Kapatma), K. 2001/2, K.T.
22.6.2001).
Ayrıca, iddianamede AK Partide
siyaset yapan üye ve yöneticiler hakkında ileri sürülen Milletvekilleri,
örgütler, yerel yönetimler ve üyeler bağlamında ise, Adalet ve Kalkınma
Partisinde halen siyaset yapanlardan, geçmişte başka bir siyasi parti ile
bağlantısı olanlar esas alındığında; geçmişte siyaset yapılan partiler
sıralamasında Refah Partisi - Fazilet Partisi ilk sırada yer almaktadır iddiası
gerçek dışıdır (s.26). AK Parti, bugün için yüzbinlerce üyesi ve yöneticisi olan
bir partidir. Bu nedenle, Başsavcılığın bu insanları doğuştan suçlu insanlar
mantığıyla karalamaya çalışan ve partimizi geçmişteki bazı partilerin devamı
olarak gören mesnetsiz iddiası gerçek dışıdır. Aksini iddia edenler, tüm üye
kayıtlarını ve geçmişte bu kişilerin görev yaptığı siyasi partilere ait
belgeleri yasal olarak ortaya koyup bunu ispatlamakla yükümlüdür. Müddei
iddiasını ispat etmekle yükümlüdür.
AK Partinin başka partilerin devamı
olduğu iddiası, Genel Başkanın şu sözleri ile temelden çürütülmektedir: Biz,
dine dayalı bir parti değiliz, başka partilerin devamı da değiliz. Biz,
herhangi bir partinin devamı değiliz. Din eksenli siyasi bir parti de değiliz.
Biz insan eksenliyiz.
İddia makamı, iddianamede olduğu
gibi esas hakkındaki görüşünde de Anayasanın 10 ve 42 nci maddelerindeki
değişiklikler ile Yükseköğretim Kanununun Ek 17 nci maddesine ilişkin değişiklik
önerisini, Avrupa kamu düzeniyle bağdaşmayan şeriatı yerleştirme amacıyla
çoğulcu demokrasinin araçlarından yararlanarak işlenen eylemler kapsamında
kabul etmektedir (s.17). Bu iddianın hukuki hiçbir dayanağı yoktur.
Birincisi söz konusu Anayasa değişiklikleri ve kanun teklifi birer yasama işlemi
olup partimiz tüzelkişiliğine isnat edilemez. Nitekim bu Anayasa değişiklikleri
partimiz milletvekilleri yanında diğer partilere mensup milletvekillerinin de
oyları ile TBMM üye tamsayısının dörtte üçlük çoğunluğunun oyuna ulaşarak kabul
edilmiştir.
İkinci olarak, bir an için bu yasama
işleminden dolayı iktidar partisinin hukuken sorumlu tutulabileceği kabul edilse
bile, söz konusu Anayasa değişikliklerinin laikliğe aykırı olduğu ve şeriatı
yerleştirme amacıyla çıkarıldığı söylenemez. Bu değişikliklerin amacı
yükseköğretim düzeyinde fırsat eşitliğini hayata geçirmek ve özgürlüklerin
alanını genişletmektir. Türkiyede de kanuni dayanaktan yoksun bulunan ve
Avrupanın hiçbir ülkesinde rastlanmayan üniversitelerdeki kılık kıyafet
yasağını kaldırmaya yönelik bir yasama tasarrufunu Avrupa kamu düzeniyle
bağdaşmayan bir siyasi projenin parçası olarak sunmak akıl, mantık ve
gerçekliğe aykırıdır.
Üçüncüsü, bu gerçekliklere rağmen,
Anayasa Mahkemesi 5 Haziran 2008 tarihli kararıyla söz konusu Anayasa
değişikliklerini iptal etmiştir. Mahkemenin denetim yetkisinin sınırı ve bu
kararın içeriği hakkında itirazlarımız saklı kalmak üzere, iddianameye
cevabımızda da vurguladığımız gibi iktidar partisinin tüm işlemleri yargısal
denetime tabidir. Her ne kadar İddianamede ve esas hakkındaki görüşte
demokrasiye yönelik en büyük risk olarak bu anayasa değişiklikleri
gösterilmiştir. Esasen bu açıdan bakıldığında Başsavcının partimiz hakkında
açılan kapatma davasında en önemli delil olarak sunduğu ve bir gazeteciyle
yaptığı mülakatta davanın açılmasının temel sebebi olarak gösterdiği bu Anayasa
değişiklerinin iptal edilmiş olması, bu davanın en önemli dayanağını da ortadan
kaldırmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, yasama faaliyetlerinden dolayı bir
partinin sorumlu tutulamayacağı görüşümüzün aksini ileri süren Başsavcılığın
mantığıyla düşündüğümüzde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra
partimizin laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu iddiası
çökmüştür.
İlk cevabımızdaki açıklamalarımıza
rağmen, iddia makamı AK Parti hükümetlerinin dış politikası ile laiklik ilkesi
arasında sanal bir ilişki kurma ısrarını esas hakkındaki görüşünde de
sürdürmektedir. Başsavcılığa göre partimiz, 'bir büyük yayılmacı proje olarak
takdim edilen Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) bir parçasıdır (s.24). Her şeyden
önce, BOP olarak nitelenen proje uluslararası hukukun konusu olan herhangi bir
anlaşma ya da sürece dayanmamaktadır. BOP, esasen bir siyasal söylemden
ibarettir.
Bu çerçevede BOP adı verilen
projeyle ile ilgili ek iddialar, bir takım senaryoları ve muhayyel planları esas
almaktadır. Amerikada çıkan bir dergide yayımlanan bir yazı ve haritadan
hareketle Hükümetin bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirmek, Irakın kuzeyinde
bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına destek olmak ve Türkiyenin üniter
yapısını ve ulus-devlet kimliğini zayıflatmak yahut iptal etmek gibi bir planın
ve çabanın içinde olduğunu iddia etmek, temelsiz ve ideolojik bir suçlamadan
ibarettir. Ortadoğunun karmaşık siyasi yapısı, iç dengeleri ve sorunları
hakkında yapılan resmi ve gayr-ı resmi değerlendirmeleri, yorumları ve gelecek
senaryolarını, muhayyel bir planın parçası olarak görmek ve Hükümeti de bu
planın destekçisi olmakla suçlamak, en temel uluslar arası siyaset ve ilişkiler
kavramlarından ve tartışmalarından haberdar olmamak anlamına gelmektedir.
Benzer bir bilgi ve yorum hatası,
Türkiyenin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin himayesinde İspanya ile eş
başkanlığını yaptığı Medeniyetler İttifakı girişimi için de yapılmaktadır.
Bütün resmi beyan ve belgelerde de açıkça ifade edildiği gibi bu girişimin
amacı, dünya barışına katkı sağlamak, medeniyetlerin çatışması gerektiğini
savunan görüşleri boşa çıkartmak ve Türkiyenin de içinde olduğu bölgesel ve
küresel barış ortamına katkı sağlamaktır. Geçmişinde farklı din, dil ve
kültürlerle bir arada yaşamış ve bu konuda engin bir tecrübeye sahip olmuş Türk
devletinin ve Anadolu insanının günümüzün sorunlarına ilgisiz kalması
düşünülemez. Bir arada yaşama tecrübesini uluslararası bir proje haline getiren
bu girişimin temel hareket noktası ve referansları, kendi tarihimizde
bulunmaktadır.
Medeniyetler İttifakı girişimi
çerçevesinde doğudan ve batıdan dünyanın önde gelen ilim ve fikir adamlarından
müteşekkil bir akil adamlar grubu oluşturulmuş ve bu grubun hazırladığı rapor,
12 Kasım 2006da dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annanın başkanlığında
İstanbulda yapılan bir toplantıda kamuoyuna açıklanmıştır. Bu toplantıda
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, İspanya Başbakanı Jose Luis
Zapatero, İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin
İhsanoğu ve pek çok üst düzey yetkili hazır bulunmuştur. Akil adamlar grubunun
raporunda bölgesel ve küresel barışın önündeki engeller dile getirilmiş; siyasal
temsil, gençlik, göç ve medya alanlarında atılması gereken somut adımlar
tartışılmıştır. Raporda da dile getirildiği üzere, bölgesel ve küresel
çatışmalar farklı toplum ve kültürler arasındaki farklılıkları derinleştirmekte
ve çatışmaya yol açmaktadır. Medeniyetler İttifakı girişimi çatışmanın değil,
barış ve uzlaşmanın hakim olması için atılmış önemli bir adımdır. Bu adımı bir
başka siyasi hegemonya projesi olarak nitelendirmek, ancak bu konudaki
bilgisizliğin ve ideolojik ön yargının ürünü olabilir.
İlk cevabımızda da belirttiğimiz
gibi Türkiyenin bölgesel ve küresel platformlarda etkin olması, ulusal birlik
ve beraberliğini, üniter yapısını güçlendiren bir etkiye sahiptir.
Küreselleşmenin bütün dengeleri altüst ettiği bir dünyada milli güvenlik, ulusal
sınırların ötesinde başlamaktadır. Türkiyenin sınır güvenliğinden dış
tehditlere, insan ve uyuşturucu kaçakçılığından terörizme kadar pek çok kronik
soruna çözüm bulması bir ileri cephe siyaseti izlemesiyle mümkündür. Nitekim
Türkiyenin bu alanlarda attığı adımlar, geliştirdiği yaklaşımlar ve
politikalar, sadece Türkiyenin bölgedeki ve dünyadaki itibarını arttırmamış,
aynı zamanda Türkiyenin ulusal güvenliğini güçlendirmiş ve terörizmle
mücadelesindeki haklı konumunu bütün dünya kamuoyuna anlatmasını sağlamıştır.
Diğer yandan, Başsavcılık esas
hakkındaki görüşünde partimizin 22 Temmuz 2007 seçimlerinden güçlenerek çıkınca
kendisini siyasal rejimin gözünde meşrulaştıracak iç ve dış ittifaklara (AB
dahil) sırt çevirmiş olduğunu ileri sürmektedir (s.11). Bu iddianın gerçekle
bir ilgisi yoktur. 2006 ve 2007 yıllarında Türkiyenin AB üyelik sürecinde
görülen yavaşlama, büyük ölçüde Kıbrıs meselesinde yaşanan siyasi tıkanmadan
kaynaklanmıştır. AK Parti hükümeti Kıbrıs Türk kesimini haksız ve mağdur duruma
düşüren her türlü teklif ve düzenlemeye şiddetle karşı çıkmış ve AB kararlarını
eleştirmiştir. Türkiyenin yoğun çabaları ve kararlı tutumu sonucunda AB
yetkilileri Kıbrıs sorununu çözmeden Kıbrıs Rum kesiminin Avrupa Birliğine tam
üye kabul edilmesinin büyük bir hata olduğunu kabul ve itiraf etmişlerdir. Fakat
üye olduktan sonra tam veto yetkisine sahip olan Kıbrıs Rum kesimi, her tür
barış ve uzlaşı girişimine karşı olduğunu söz ve davranışlarıyla ortaya
koymuştur.
Kıbrıs Rum kesiminin uzlaşmaz
tutumundan kaynaklanan siyasi sorunlar bir kenara bırakıldığında müzakere süreci
teknik düzeyde kesintiye uğramamış; tarama, uyum ve yeni fasılların açılıp
kapanması ve müzakeresi devam etmiştir. Fransa ve Almanya gibi bazı AB üyesi
ülkelerin muhalefetine rağmen bu süreç bugün de devam
etmektedir.
AK Parti hükümetlerinin yürüttüğü
dış politikanın, tamamen ülkemizin ve milletimizin yüksek menfaatlerini
gözetmeye yönelik olmasına rağmen, iddianamede ve esas hakkındaki görüşte adeta
laikliğe aykırılığın kanıtı olarak sunulmaya çalışılması bu tür iddiaların
gerçeklikten kopuk ve hayal mahsulü olduğunu
göstermektedir.
Esasen demokrasilerde temel dış
politika tercihlerinin belirlenmesi ve bunların uygulanması yetkisi siyasi
sorumluluğa sahip olan hükümetlere ait olup, bunların parti kapatma davalarına
konu edilmesi de mümkün değildir.
İddianamede ve esas hakkındaki
görüşte Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün Dışişleri Bakanı olduğu dönemde dış
temsilciliklerimize gönderdiği bazı genelgelerin laikliğe aykırı olduğu iddia
edilmektedir. Genelgeler, bakanların şahsî tasarrufları değil, idarenin
düzenleyici işlemleridir. Genelgeler esasen idare içi geçerlilik taşıyan
işlemlerdir. İdare, kanun hükümlerini yorumlamak ve açıklamak üzere genelge
çıkarabileceği gibi kamu hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi amacıyla da genelge
çıkarabilir. Bu durumda, diğer düzenleyici işlemler gibi genelgeler hakkında da
idarî yargı mercilerinde iptal davası açılabilir.
İddianamede laik devlet ilkesine
aykırı olduğu ileri sürülen mezkûr genelgelerin tam metinleri gazetelerde
yayınlandığı ve çeşitli değerlendirmelere konu olduğu halde hukuka aykırılıkları
ileri sürülmemiş ve haklarında bir iptal davası açılmamıştır.
Bazı dış temsilciliklerimizin
uygulamaya ilişkin tereddütlerini Dışişleri Bakanlığına intikal ettirmesi
üzerine idarenin normal işleyişi içinde Bakanlıktaki kamu görevlilerince
hazırlanan ve herhangi bir hukuka aykırılık iddiasına da konu edilmeyen söz
konusu genelgelerin, laik devlet ilkesine aykırı bir eylem olarak gösterilmesi
ve partimizin kapatılmasına gerekçe yapılmaya çalışılması hukuken kabul
edilemez.
Söz konusu genelgelerin
çıkarılmasından önce de Dışişleri Bakanlığımızın ve dış temsilciliklerimizin
uygulamalarının aynı yönde olduğu ve geçerli olan teamüllerin bu genelgelerle
hatırlatıldığı hususu, ilk cevabımızın Anayasa Mahkemesine sunulmasından sonra
kamuoyunda yapılan tartışmalarla doğrulanmıştır.
Örneğin, CHP Genel Başkan Yardımcısı
Onur Öymen, iddianameye verdiğimiz cevapta, anılan okulları ziyaret eden ve
takdirlerini bildiren milletvekilleri arasında adının geçmesi üzerine yaptığı
açıklamada, bu okullara daha önce de gittiğini açıklamış ve Dışişleri
Bakanlığı Müsteşarlığım sırasında, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirele Azerbaycan
gezisinde eşlik ettiğim için yine Gülen okullarına gittim diyerek, anılan
uygulamayı AK Parti Hükümeti döneminde çıkarılan genelgeye bağlama iddiasının
asılsızlığını da ortaya koym uştur (EK- 8)
Öte yandan iddianamenin 66 ilâ 70.
sayfaları arasında sıralanan ve laik devlet ilkesine aykırı demeçler olduğu
ileri sürülen açıklamaların tamamı insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü
konusundaki standartlarımızın yükseltilmesi gerektiği yönündeki görüş
açıklamalarıdır.
Bu çerçevede; sorunların uzlaşma
ortamı içinde çözülmesi gerektiğinin belirtilmesi; çağdaşlığın demokrasi,
şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve bireysel hak ve özgürlüklerin teminat altına
alınması anlamına geldiğinin ifade edilmesi, İddianamede laik devlet ilkesine
aykırı demeçler olarak nitelenmektedir.
Çeşitli siyasî partilerden birçok
Devlet adamımızın da değişik vesilelerle yaptığı bu açıklamaların laikliğe
aykırılığının ileri sürülmesinin, Anayasamız ve yasalarımız çerçevesinde de, AB
standartları ve taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar bakımından da isabetli
olmadığı açıktır.
Kaldı ki ilk cevap layihamızda
açıkça ortaya konduğu üzere Anayasamızın 105inci maddesinde öngörülen
sorumsuzluk kuralı, Cumhurbaşkanın görev döneminde, seçilme öncesi sebeplere
dayalı olsa da yargılanamayacağı ve herhangi bir yasaklılık yaptırımına muhatap
olamayacağı mutlak ve kesindir. İddianame, bu niteliği ile sistem ve sistemin
inşaında var olan kurucu iradeyle tam bir karşıtlık
içerisindedir.
İddianamede kadrolaşma iddiaları ile
ilgili olarak ileri sürülenler kamu personel rejimi açısından dayanaksızdır.
Personel hukukunda kamu görevinin gerektirdiği nitelikler ve statüler Anayasa ve
kanunlarla düzenlenmiştir. Anayasanın 70 inci maddesinde Her Türk, kamu
hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği
niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez. kuralı yer almıştır. Kamu
hizmeti görevlileriyle ilgili Anayasanın 128 inci maddesi, devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişilerinin genel idare esaslarına göre
yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli
görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceğini belirledikten
sonra, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işlerinin kanunla düzenleneceğini öngörmüştür.
Memurların ve diğer kamu
görevlilerinin atanmasında statü hukuku uygulanmaktadır. Buna göre, sınav
yapılmaksızın veya şartları taşımayan hiç kimse memur statüsünde göreve
getirilemeyeceği gibi, asli ve sürekli görevlerin memur ve diğer kamu
görevlileri dışında kişiler (örneğin, işçiler) eliyle yürütülmesi de mümkün
değildir.
Öte yandan, hukuken memur statüsünde
olan kişilerin kurum içinde ya da kurumlar arası naklen atanmaları yasal
şartları taşımaları kaydıyla mümkündür. Bu atama ya da nakiller, idarenin diğer
işlemlerinde olduğu gibi yargı denetimine tabidir. Dolayısıyla, Anayasa ve
kanuna aykırı biçimde memur ataması yapılamayacağı gibi, kurum içi ya da
kurumlar arası nakil yoluyla atama da yapılamaz.
Ayrıca üst düzey yönetici kamu
görevlileri bakımından da özel düzenlemeler getirilmiştir. Anayasanın 8 inci
maddesinde Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu
tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.
denilmekte, 104 üncü maddesinde de kararnameleri imzalamak Cumhurbaşkanının
yürütme alanındaki görev ve yetkileri arasında sayılmaktadır. Anayasanın 104
üncü maddesinde sözü edilen kararnameler, kanun hükmünde kararnameler ile
Bakanlar Kurulunun çeşitli kararnamelerinin yanında üst düzey yöneticilerin
atanması ile ilgili müşterek kararnameleri de kapsamaktadır. Yürütme yetkisi ve
görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulunca yerine getirildiğinden, söz konusu
kararnamelerin hukuksal geçerliği için her iki tarafın da katılımı
gerekmektedir. Anayasa Mahkemesine göre de, Kamu politikasının tayinine
katılan, etkin bir otoriteye sahip olan, kuruluşların amacının gerçekleşmesinde
önemli yetki ve sorumluluklarla donatılan, planlama, örgütlenme, personel ve
kadrolarını yöneten, denetim ve temsil gibi işlevleri yerine getiren kamu
görevlilerinin, üst düzey yönetici konumunda olmaları nedeniyle bunların
atamalarının da müşterek kararname ile yapılması Anayasal zorunluluktur. (E.
2005/143, K. 2005/99, K.T. 19.12.2005).
Anayasa ve kanun hükümleri
karşısında, hukuki şartları taşıyan kişilerin memurluğa atanmasında ya da memur
statüsünü kazanmış kişilerin kurum içi veya kurumlar arası nakil yoluyla
atanmalarında hiçbir hukuki engel bulunmamaktadır. Dolayısıyla hukuk devleti ve
eşitlik ilkeleri gözetilerek yapılan atamalara Başsavcının kendi kişisel
yorumlarıyla başka anlamlar yüklemesi, mevzuat karşısında geçersiz bir
yaklaşımdır.
Bütün bu statü ve sorumluluk rejimi
Anayasa ve kanunlarda özel biçimde düzenlenmiş olup, buna aykırı biçimde atama
ve işlem yapılması da söz konusu değildir. Dolayısıyla Başsavcılığın
iddianamedeki Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapının oluşturulması,
özellikle üst düzey atamalarda liyakat ve kariyer yerine dini inanç ve aidiyetin
ölçüt olarak öne çıkarılması (s.146) şeklindeki iddiası gerçek dışıdır. Zira
atamalarda ölçütler kanunlarda açıkça düzenlenmiştir. Bunun dışında bir ölçüt
getirilmesi Anayasa ve kanunlar karşısında zaten mümkün de değildir.
Bu açıklamalar ışığında iddianamede
yer verilen AK Parti hükümetleri dönemindeki kadrolaşma iddiaları kesinlikle
gerçeği yansıtmamaktadır. Kadrolaşma suçlaması yapılırken, hiçbir somut delil
ortaya konulamamıştır. Kimler, nereye ve niçin atanmıştır? Bu atananların
laiklikle ilgili sorunları nedir ve hangi nitelikleri sebebiyle suçlanmaktadır?
Bu soruların cevapları iddianamede yoktur. Kişileri hiçbir somut delil
göstermeden suçlamak, hukuk devleti anlayışına ve hukuk etiğine uygun
düşmemektedir.
Öte yandan gerçekleştirilen tüm bu
atamalar idari yargı denetimine tabi olduğundan, Anayasa veya kanunlara aykırı
işlemlerin yargı tarafından iptal edilmesi yolu her zaman açıktır. Buna rağmen,
yasalara tamamen uygun bir şekilde yapılan, tarafsız Cumhurbaşkanının onayladığı
ve birçoğu yargı denetiminden geçmiş olan atamaları belli bir amaca matuf
kadrolaşma olarak sunmak, hukuk devleti anlayışı ve iyi niyetle
bağdaşmamaktadır.
Sonuç olarak Başsavcılığın
partimizin kadrolaşmaya gittiği yönündeki iddialarını destekleyecek en ufak bir
delil dahi yoktur. Dolayısıyla bu iddialar tamamen afakidir.
İddianamedeki Sağlık Bakanlığı'nca
hazırlanan Sağlık Kuruluşları Ruhsatlandırma Yönetmeliği Tasarısının 113.
maddesinde birinci basamak sağlık kuruluşlarında, hastaların dini gereklerini
yerine getirebilecekleri mekânlar ayrılmasının öngörüldüğü ve bunun
iktidarın laiklik ilkesine aykırı bir eylemi olduğuna dair tespitine
(s.154) yönelik verdiğimiz cevaba rağmen, esas hakkındaki görüşte de bu
hususa ilişkin olarak kelime oyunlarıyla yine bazı sonuçlara ulaşılmaya
çalışılmaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşüne göre, AK Parti hükümetlerinden önce çıkarılan 1998 tarihli Hasta
Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde, hastaların sağlık kurum ve
kuruluşlarında dini vecibelerini yerine getirebilmeleri için bir mekan ayrılması
öngörülmediği halde, AK Parti iktidarı dönemindeki Yönetmelik Taslağında üçüncü
basamak sağlık ocaklarında dahi dini vecibelerin yerine getirilmesi için mekan
ayrılması esası getirilmektedir (s.39).
Bu tespit gerçeği yansıtmamaktadır.
Nitekim, 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinde de Dini Vecibeleri Yerine
Getirebilme ve Dini Hizmetlerden Faydalanma başlığını taşıyan 38 inci
maddesinde aynen şu ifadeler yer almaktadır: Sağlık kurum ve kuruluşlarının
imkanları ölçüsünde hastalara dini vecibelerini serbestçe yerine getirebilmeleri
için gereken tedbirler alınır. Kurum hizmetlerinde aksamalara sebebiyet
verilmemek, başkalarını rahatsız etmemek ve personelce düzenlenip yürütülen
tıbbi tedaviye hiç bir şekilde müdahalede bulunulmamak şartı ile hastalara dini
telkinde bulunmak ve onları manevi yönden desteklemek üzere talepleri halinde,
dini inançlarına uygun olan din görevlisi davet edilir. Bunun için, sağlık kurum
ve kuruluşlarında uygun zaman ve mekan belirlenir. Görüldüğü gibi 1998
tarihli Yönetmeliğin 38 inci maddesinde hem mekan terimi açıkça yer almakta,
hem de 38 inci maddenin başlığında dini vecibeleri yerine getirebilme ve dini
hizmetlerden faydalanma ifadesi bulunmaktadır. Dolayısıyla Başsavcının
iddiasının aksine 1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliğinin 38 inci maddesinde
de hastaların sağlık kurum ve kuruluşlarında dini vecibelerini yerine
getirebilmeleri için bir mekan ayrılması öngörüldüğü açıktır.
İddianamede partimiz yetkililerinin
15 yaş altındaki çocukların Kuran eğitimi alması gerektiğine dair sözleri
laikliğe aykırı olarak nitelendirilmektedir. Öncelikle, bu yöndeki sözler de
başörtüsü konusunda olduğu gibi ifade özgürlüğü kapsamındadır. İkinci olarak,
ilk cevabımızda ayrıntılı biçimde belirtildiği üzere çocukların din eğitimi
özgürlüğü, Türkiyenin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve BM Çocuk
Hakları Sözleşmesi tarafından güvence altına alınmıştır.
Türkiyede çocukların Kuran eğitimi
konusundaki yaş sınırlaması, 28 Şubat süreci olarak adlandırılan dönemde
getirilmiştir. Bunu kaldırmaya yönelik girişimler eğer laikliğe aykırı ise, yaş
sınırlaması getirilmeden önceki tüm uygulamaların da laikliğe aykırı olduğunu
kabul etmek gerekecektir. Kaldı ki Anayasa Mahkemesi de, 16.8.1997 günlü,
4306 sayılı Kanunla, zorunlu ilköğretim süresinin, kesintisiz sekiz yıla
çıkarılmasının, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de yasal temsilcisinin
iznine bağlı olan din eğitim ve öğretimini engellemediğini; çocuğun meslekî ve
dinî terbiyesine ilişkin Medenî Kanun ile ana babaya verilen yetkilerin
sınırlandırılması veya ortadan kaldırılmasının söz konusu olmadığını
belirtmiştir (E.1997/62, K.1998/52, K.T. 16.9.1998).
Anayasanın 90 ıncı maddesinin insan
haklarına ilişkin uluslararası sözleşmelere yaptığı vurgu ve Anayasa
Mahkemesinin yukarıdaki kararı dikkate alındığında Başsavcının bu iddiasının
hukuki dayanağının bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. Burada çocukların din
eğitimini savunmanın laikliğin din ve vicdan özgürlüğü boyutunun bir gereği
olduğunu belirtmek gerekir. Bunun iddianamede ileri sürüldüğü biçimde laikliğe
aykırılık olarak sunulması, laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü özgürlükçü
demokrasilerdeki ölçünün dışında aşırı biçimde sınırlandıran versiyonunun
uygulandığı biçimiyle değişmezliğini kabul etmek anlamına gelmektedir.
Türkiyenin de taraf olduğu insan hakları sözleşmelerinde ve Anayasa
Mahkemesinin yukarıda yer verilen kararında çocukların din eğitimi konusunda
partimizin savunduğu biçimdeki bir anlayış öngörülmektedir. Türkiyenin taraf
olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerinin gereğini savunan partimiz
hakkında laiklik ilkesine aykırılık dolayısıyla kapatma davası açılması
iddianamede sıklıkla karşılaşılan çelişkilerden önemli bir tanesidir.
İddianamede, partimizin savunduğu
meslek liselerine yönelik fırsat eşitliğinin sağlanması amacının sadece imam
hatip liselerine indirgenerek ısrarla bu biçimde kullanılması ve üniversiteye
giriş sınavında meslek liselerine uygulanan katsayı eşitsizliğini ortadan
kaldırmanın Cumhuriyet öncesi gibi ikili bir öğretimin özendirilmesi olarak
sunulması kendi içerisinde tutarsız ve art niyetli bir yaklaşımın tezahürüdür.
Esas hakkındaki görüşte Başsavcılık,
katsayı farklılıklarının kaldırılmasının laikliğe aykırı olmadığı yönündeki
görüşümüzün Tehvid-i
Tedrisat [Tevhid-i Tedrisat olacak] ve Milli Eğitim Temel Kanunu hükümleri
karşısında geçersiz olduğunu ileri sürmektedir(s.35).
Meslek liselerine yönelik katsayı
eşitsizliğinin 1998 tarihli bir YÖK kararı ile başladığı dikkate alındığında,
aslında Başsavcılığın yaklaşımına göre, bu tarihe kadar olan dönemde de Tevhid-i
Tedrisat Kanununa ve eşitlik ilkesine aykırı olarak Cumhuriyet öncesi dönem gibi
ikili bir öğretimin var olduğu kabul edilmiş olacaktır. İddianamede bu konudaki
ifadelerin oluşturulmaya çalışılan kurguyu desteklemekten başka hiçbir hukuksal
değeri olduğu söylenemez. Kaldı ki, imam hatip liselerinin müfredatının Milli
Eğitim Bakanlığı tarafından laiklik ilkesine uyum içinde belirlendiği dikkate
alındığında, hem iddianame ve esas hakkındaki görüşteki Tevhid-i Tedrisat
Kanununa aykırılık iddiası, hem de bu okullardaki öğrencilere yönelik katsayı
eşitliğini talep etmenin laikliğe aykırılık olarak nitelendirilmesi geçersiz
kalmaktadır.
Danıştay da Başsavcılığın iddiasının
aksine, üniversiteye giriş sınavında meslek liselerine yönelik katsayı
eşitsizliğini artırmanın hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir. Yükseköğretim
Genel Kurulunun bir mesleğe yönelik program uygulayan ortaöğretim mezunlarının
aynı alanda bir yükseköğretim programına yerleştirilmesinde ortaöğretim başarı
notlarının çarpılarak yerleştirme puanlarına eklenmesinde kullanılan
katsayısının 0,24 yerine 0,08 olarak belirlenmesine ilişkin hükmün hukuka
aykırı olduğu, kazanılmış hakların hiçe sayıldığı, belli mesleğe yönelen
öğrencileri mağdur ettiği gerekçesiyle iptali istemiyle YÖK Başkanlığına karşı
açılan davada, Danıştay 8. Dairesi, YÖK Genel Kurulunun
katsayısı belirlemesine yönelik sözkonusu işlemini şu gerekçeyle iptal
etmiştir.
Dava konusu edilen yeni
sistemle, 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan ilkeler çerçevesinde daha
önce 1999 yılından beri uygulanmakta olan ve 2003 yılında rakamsal olarak
değiştirilen bir mesleğe yönelik program uygulayan lise mezunlarının kendi
alanlarında bir yükseköğretim programına yerleştirilirken kullanılan katsayının
ek puanının 0,24 den 0,08'e düşürüldüğü görülmekte olup bu durumun daha önce
benimsenen ve kabul edilen Milli Eğitim politikası hedefiyle çeliştiği bir başka
ifade ile belli bir mesleğe yönelik program uygulayan okulları özendirmek
amacıyla lise birinci sınıftan itibaren seçilen mesleğe yönelik programla
(alanla) ilgili yükseköğretim programlarını tercih edenlere, geliştirilen bir
yöntemle ek puan verilerek öğrencilerin lisenin ilk yıllarından itibaren kendi
bilgi, yetenek ve ilgileri göz önünde tutularak daha dikkatli bir alan seçimine
yönlendirmenin gözetildiği, yönlendirildikleri alandaki öğrenimlerine ağırlık
verilerek daha derinliğine bilgi ve beceri kazanmaları amaçlandığından her
adayın ortaöğretim başarı puanının Yükseköğretim Kurulu ve Milli Eğitim
Bakanlığı tarafından belirlenen kendi alanındaki yükseköğretim programlarını
tercih ettiklerinde daha yüksek katsayı ile çarpılması esası getirilmiş iken,
dava konusu işlemle Milli Eğitim politikası hedeflerinin kamu yararı ve hizmet
gerçeklerine uygun biçimde gerçekleştirilmesi için uygulamada karşılaşılan
olumsuzlukların giderilmesinin amacının dışına çıkıldığı görülmektedir.
(E. 2005/4800, K. 2006/2603, K.T.
21.6.2006).
Öte yandan, partimizin eğitim
anlayışının ne derece çağdaş ve reformcu bir perspektife sahip olduğu bu alanda
gerçekleştirdiği faaliyetlerden anlaşılabilir. Hükümetlerimiz döneminde
üniversite olmayan bütün illerimizde üniversite kurulmuş ve milli eğitim
alanında çok önemli reformlar gerçekleştirilmiştir.
Pek çok siyasetçi, akademisyen,
araştırmacı, yazar, gazeteci, sivil toplum örgütü ve siyasi parti mensubu
tarafından dile getirilen meslek liselerine uygulanan katsayı adaletsizliği
sorunu, onlar için Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı görülmez iken, aynı
sorunları AK Partinin dile getirmesi halinde Anayasa ve laiklik ilkesine aykırı
görülüp Anayasanın 69 uncu maddesine göre kapatılma nedeni sayılması, Anayasanın
2 nci maddesinde ifadesini bulan demokratik devlet ilkesi ile 10 uncu
maddesindeki eşitlik ilkesine açık bir aykırılıktır. İddia makamının bu
yaklaşımı, anayasaya aykırılığın söylenene veya yapılana göre değil de söyleyene
veya yapana göre belirlendiğini gösteren bir çifte standart örneğidir.
İddianamede, Fakir ve başarılı
öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasıyla ilgili yönetmelik hakkında
Danıştayca yürütmenin durdurulması kararı verildiği, bunun akabinde aynı konuda
çıkartılan 31.7.2003 tarih ve 4967 sayılı Yasanın da Cumhurbaşkanı tarafından bu
okullara alınacak öğrenci yapısı ve öğretmenler gözetilerek, devlet
niteliklerine aykırılık söz konusu olacağı gerekçesiyle veto edildiği
belirtilerek, Hükümetin bu girişiminin laikliğe aykırı olduğu ileri sürülmüştür
(s.107). İlk cevabımızda bu konunun laiklik ilkesi ile ilgili olmayıp sosyal
devlet ilkesinin bir gereği olduğunu belirtmemize rağmen, esas hakkındaki
görüşte fakir öğrencilerin Devletçe özel okullarda okutulmasına ilişkin
girişimin laikliğe aykırı olduğunda ısrar edilmektedir. Bu konuda sıralanan
gerekçeler hukuki temelden yoksun olup gerçeği yansıtmamaktadır.
Fakir öğrencilerin Devletçe özel
okullarda okutulmasına ilişkin girişim, aslında Anayasanın 42 nci maddesindeki
Devletin maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin öğrenimlerini
sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları
yapmasının bir gereği olup Anayasaya uygundur. Anayasanın açık hükmü karşısında
Başsavcı, bu konudaki kanuni düzenlemeye ilişkin Cumhurbaşkanının geri gönderme
gerekçesini dayanak olarak göstermiştir. Buna göre; Eğitimlerinin niteliği ile
çağdaşlığı bilinen bazı özel okulların, ilginin yoğun olması nedeniyle
kapasitelerini kısa sürede doldurmaları gerçeği de düşünüldüğünde, söz konusu
öğrencilerin, kontenjanı dolmayan değişik amaçlarla kurulmuş özel okullara
gönderilmesi ve Cumhuriyetin niteliklerine uygun bulunmayan düşünce yapısına
sahip kişiler olarak yetiştirilmesi sonucunu doğuracaktır. (s.37) .
Partimiz tarafından fakir ve
başarılı öğrencilerin özel okullarda okutulmasına ilişkin olarak
gerçekleştirilmeye çalışılan ve sosyal devletin bir gereği olan düzenlemenin
kapatma davasında delil olarak sunulmasında eski Cumhurbaşkanının bu konuya
ilişkin kanunu geri göndermesine ilişkin gerekçesine dayanılması ilginçtir.
Acaba hukuk sistemimizde Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçelerindeki
değerlendirmeler normlar hiyerarşisinde Anayasa hükümlerinin üzerinde mi yer
almaktadır? Yoksa hukuk sistemimizde Cumhurbaşkanının kanunları iade
gerekçelerinin bağlayıcı olduğuna dair Başsavcılığın bildiği ve bizim gözümüzden
kaçan bir kural mı vardır?
Öte yandan esas hakkındaki görüşünde
Başsavcı, ilk cevabımızda dayanak olarak gösterdiğimiz Anayasa Mahkemesinin
kararının (E. 1990/4, K. 1990/6, K.T. 12.4.1990) konu ile ilgili olmayıp,
herhangi bir ayrım yapılmaksızın tüm özel öğretim kurumlarının öğrenci
kapasitelerinin yüzde ikisinden aşağı olmamak üzere ücretsiz öğrenci okutulması
ile yükümlü tutulmasına ilişkin olduğunu belirtmektedir (s.37-38). İlk
cevabımızda söz konusu Anayasa Mahkemesi kararıyla Anayasaya uygun bulunan
düzenlemedeki bu farklılık zaten belirtilmişti.
Biraz daha açarak belirtmek
gerekirse söz konusu iki düzenleme arasında iki önemli farklılık bulunmaktadır.
Ancak bu farklılıklar nedeniyle AK Parti iktidarı döneminde çıkarılmak istenen
kanunun da laikliğe aykırı olduğu söylenemez. İlk olarak, söz konusu düzenlemede
özel okullarda okutulacak öğrencilerin bir kısmının Devlet tarafından okutulması
öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesinin iptal istemini reddettiği düzenlemede ise
öğrenciler özel okullarca ücretsiz olarak okutulması öngörülmüştü. İkinci
olarak, partimizin çıkarmaya çalıştığı kanunla özel okullarda okutulması
hedeflenen öğrencilerde Anayasa Mahkemesinin incelediği düzenlemeden farklı
olarak fakir ve başarılı olma koşulu yer almaktadır. Fakir ve başarılı
öğrencilerin özel okullarda okutulmasını laikliğe aykırı gören bir anlayışın
sosyal devlet ilkesi karşısında bir geçerliliği bulunmamaktadır.
İddianamede partimize ilişkin
deliller arasında yer verilen Dini bayram ve günlerin ulusal bayramları
gölgeleyecek bir tanıtım ve gösteriş içinde kutlanması, her türlü siyasi
faaliyette din ve dince kutsal sayılan şeylerin tüm parti kademelerince istismar
edilmesi (s.146) hem gerçeği yansıtmamakta, hem de iddianamedeki laiklik
anlayışının dine bakışı ile ilgili ne derece toplumsal gerçeklerden kopuk
olduğunu da gözler önüne sermektedir. İktidarımız boyunca milli bayramların
coşkulu biçimde kutlanmakta olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen törenler
izlendiğinde bu coşkulu kutlamalar rahatlıkla fark edilebilir.
Öte yandan dini bayramların
kutlanması sadece AK Parti tarafından değil, Türkiyedeki bütün siyasi partiler
tarafından gerçekleştirilmektedir. Hatta partilerin dini bayramlarda
birbirlerine heyetler halinde kutlamalarda bulunması geleneksel hale gelmiştir.
Bütün partilerde görülen bu biçimdeki kutlamaları istismar saymak hoşgörüsüzlük
ve ayrımcılıktır.
Milli bayramlardan farklı olarak
dini bayramlar resmi törenlerle kutlanmamaktadır. Öte yandan iddianamede olduğu
gibi dini bayram ve günler ile milli bayram ve günleri adeta birbirlerinin
alternatifi imiş gibi karşılaştırmanın, milli birlik ve bütünlüğe katkıda
bulunamayacağı gibi toplumun zihninde de karmaşıklığa yol açacağı ortadadır.
Kaldı ki, Başsavcılığın bu iddiayı hangi kriterlere göre ortaya attığı ve
coşkunun derecesin neye göre belirlediği de anlaşılır gibi
değildir.
İddianame ve esas hakkındaki
görüşte alkollü içki satılması ve tüketilmesine ilişkin mevzuatta yapılan
değişikliklerin dini endişelerle ilişkilendirilmeye çalışılması aslında
iddianamedeki laiklik yorumunun ne derece sakıncalı sonuçlar doğuracağını
göstermesi açısından ilginçtir. Halkın sağlığını, huzurunu ve kamu düzenini
korumak ve gençleri kötü alışkanlıklardan korumak amacıyla getirilen
düzenlemelerin laikliğe aykırılıkla ilişkilendirilmesi yanlıştır. Aksine,
Anayasanın 58 inci maddesinde belirtildiği üzere, gençleri alkol düşkünlüğü,
uyuşturucu madde kullanımı, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan korumak için
gerekli tedbirleri almak Devletin temel görevlerinden
biridir.
Öte yandan Başsavcının içki yasağı
konusunda tüm AKPli belediyeler diyerek yaptığı genelleme tamamen
gerçekdışıdır. Basında çıkan asılsız birkaç haberden hareketle tüm belediyelerin
suçlanması hukuk dışı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kaldı ki, kanuni şartları
taşımadığı halde keyfi uygulamalar yapılarak hiç kimseye ruhsat verilemez. Bunu
kamuoyuna içki yasağı ya da şeriat uygulaması gibi lanse etmek yasaları
bilmemek değilse, kötüniyetin bir ifadesidir.
Nitekim idarenin haklı nedenlerin
varlığı halinde içkili yerlere uyguladığı ruhsat iptali biçimindeki
yaptırımların hukuka uygun olduğuna ilişkin çok sayıda yargı kararına rastlamak
mümkündür. İlk derece mahkemelerinin bu yönde verdiği ve Danıştay tarafından da
onanan bu kararlarda kanunda öngörülen koşullardan herhangi birini sağlamayan
yerlere içki ruhsatı verilmesinin idarece iptalinde mevzuata aykırılık
bulunmadığı açıkça belirtilmektedir. (Danıştay 10. Dairesinin bu yöndeki
bazı kararlar için bkz. E. 1984/2783, K. 1986/1338, K.T. 29.5.1986; E.
1982/1970, K. 1983/1184, K.T. 18.5.1983; E. 1988/2465, K. 1990/2622, K.T.
19.11.1990; E. 1995/672, K. 1997/786, K.T. 10.3.1997; E. 1997/394, K. 1998/510,
K.T. 4.2.1998; E. 1994/7751, K. 1996/1189, K.T. 6.3.1996; E. 1982/2271, K.
1983/2323, K.T. 16.11.1983; E. 1994/1396, K. 1995/4077, K.T.
4.10.1995).
Öte yandan iddianamede ileri sürülen
partimizin içki yasağını genişlettiği iddiası da doğru değildir.
İddianamedekinin aksine, 12.11.2003 tarih ve 5002 sayılı Kanunla daha önce
meyhane, kahvehane, kıraathane, bar, elektronik oyun merkezleri gibi umuma açık
yerler ile açık alkollü içki satılan yerlerin, okul binalarına
Hakkımızda açılan bu davadaki bütün
verilerin Başsavcılık tarafından özgürlük aleyhine yorumlandığı görülmektedir.
Oysa evrensel insan hakları hukukunun temel ilkesi özgürlük lehine yorumdur.
Başsavcılık özgürlük lehine yorum yapmak bir yana, adeta niyet
okuyuculuğu yaparak olmayan şeyleri varmış, olmayacak şeyleri de olacakmış
gibi gösterme çabası içine girmiştir.
Bu davada partimize yaptırım
uygulanmasını gerektirecek haklı hiçbir sebep bulunmamaktadır. Esasen, AK Parti
hukuka aykırı eylemlerin değil, millete hizmetin, insan haklarının,
demokrasinin, barış ve kardeşliğin, hoşgörünün ve Türkiye sevdasının odağı
olmuştur. AK Partinin altı yıllık iktidarı dönemindeki icraatları, onun;
demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin teminatı olduğunu açıkça ortaya
koymuştur.
Cevap layihalarımızda ve eklerinde
ortaya konan ve Yüksek Mahkemece resen gözetilecek nedenlerle AK Partinin kapatılması hakkındaki davanın reddine karar verilmesini saygıyla talep
ederim. 16.6.2008
Recep Tayyip
ERDOĞAN
Adalet ve Kalkınma
Partisi
Genel Başkanı
EKİ
:
EK-1 : R. Tayyip ERDOĞAN
hakkındaki iddialara cevaplar
EK-2 : Diğer Parti
mensupları hakkındaki iddialara cevaplar
Klasör 1 : Esasa ilişkin cevapların ekleri
(3-6)
Klasör 2 : EK-1in ekleri
(1-3)
Klasör 3 : EK-2nin ekleri
(1-31)
Klasör 4 : EK-2nin ekleri
(32-56)
Klasör 5 : EK-2nin 18 nolu eki - 12 Adet
CD