ANAYASA
MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Esas No: 2008/1 (SP
Kapatma)
CEVAP
VEREN
: Adalet ve
Kalkınma Partisi
KARŞI
TARAF
: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
KONU
: Esas
hakkında cevaplarımız.
TARİH
:
16.6.2008
İddianameye cevabımızda, hakkımızda
düzenlenen iddianamenin baştan aşağı belli bir siyasi/ideolojik yaklaşımı
yansıttığını, bu haliyle adeta bir muhalif siyasi parti bildirisi niteliğinde
olduğunu, dolayısıyla bu davanın siyasi bir dava olduğunu belirtmiştik. Davanın
siyasi nitelikte olduğuna ilişkin kanaatimiz Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünü inceledikten sonra daha da pekişmiştir. Çünkü, iddia makamının esas
hakkındaki görüşüne de siyasi/ideolojik bir dil hakimdir.
İlk cevabımızdaki tüm tespit ve
hatırlatmalara rağmen iddia makamı, önyargılı ve ideolojik tutumunu maalesef
esas hakkındaki görüşünde de ısrarla devam ettirmiştir. Tıpkı iddianame gibi,
esas hakkındaki görüş de baştan sona emperyalizm, ihanet, irtica,
mürteci, din tacirleri, tertipçi, sömürgeci, mandacı, işbirlikçi,
gerici, iç ve dış odaklar ve siyasi hegemonya projesi gibi hukuken
tanımlanması imkansız ve fakat belli bir siyasi/ideolojik tavrı yansıtan
kavramlarla doludur.
Tarihi yorumlamak veya tarihi
yargılamak, hiçbir kapatma davasının konusu olamaz. İddia makamı, delil
yokluğunun ortaya koyduğu çaresizliği ve açığı, tarihe subjektif atıflar yaparak
gidermeye çalışmaktadır. Ak Partinin doğuş tarihi ve illiyetin kurulabileceği
zamanın başlangıcı bellidir: 14 ağustos 2001 . Hukuk, kapatma davasında, zaman
tünelini siyasal partinin tüzel kişilik kazandığı tarihten geriye işletecek bir
mantığı açıkça reddetmektedir.
Cumhuriyetimizin yakın tarihinde
yaşanmış ve çoğunun üzerindeki sır perdesi hala aralanmamış olan 12 Eylül 1980
öncesinin siyasi çatışma ortamında yaşanan elim hadiseleri, siyah beyaz
keskinliğiyle açıklamaya çalışan indirgemeci yaklaşımla tanımı belirsiz ve soyut
bir irtica tehlikesinin mevcudiyeti ve yakınlığına delil olarak göstermek
anlaşılır gibi değildir. Daha da önemlisi, partimiz hakkında açılan bir kapatma
davasında bu olaylara gönderme yapmak ve tehlikenin bugün de mevcudiyetini
vurgulamak suretiyle, negatif imaj oluşturmaya çalışmak, hukuk etiği ile de
bağdaşmamaktadır. Kısacası, tarihi sürekli kötüden iyiye doğru giden düz bir
çizgi olarak gören ve karmaşık toplumsal olayları da kategorik genellemelerle
açıklamaya çalışan bu pozitivist yaklaşım, hukuk alanında telafisi imkansız
sonuçlara yol açabilmektedir.
Diğer yandan, altında YARSAV
Yönetim Kurulu yazan bir kağıdın iddianamenin ekleri arasında çıkması,
toplama delillerle şişirilerek özensiz ve düzensiz bir şekilde kaleme alınan
iddianamenin siyasi mülahazaları yansıtan bir metin niteliğinde olduğunun bir
başka göstergesidir. İddianamede Talim ve Terbiye Kurulunda kadrolaşmaya
gidildiği yönündeki iddianın delili olarak sunulan gazete haberinin YARSAV
Yönetim Kurulu imzasını taşıyan bir kağıdın arka tarafına yapıştırılmış olması
manidardır. Partimize ve hükümet politikalarına karşı tavırlarıyla bilinen
YARSAVa ait kağıtların partimiz hakkında kapatma talebinde bulunan bir
iddianamenin ekinde neden ve nasıl yer aldığını biz anlayabilmiş değiliz. Ne
ilginç tesadüftür ki, Tüzüğümüzde özellikle vurgulandığı üzere YARSAV siyaset
dışı ve üstüdür ifadesine de yer veren YARSAV Yönetim Kurulu imzalı bu yazı
bir siyasi partinin kapatılması talebiyle düzenlenen iddianamenin ekleri
arasında çıkmaktadır.
Başsavcılığın partimiz aleyhine
kullandığı delillere ait belgelerden birisinin YARSAVa ait bir yazının arkasına
yapıştırılmış olması, bu delilin YARSAVda oluşturulduğu izlenimini vermektedir.
Birliğimizi kapatma hükmü taşıyan taslak her şeye rağmen kanunlaştığı takdirde
yasal haklarımız kullanılacak, Anayasanın 90/son maddesi uyarınca tüzel
kişiliğimiz devam edecektir ifadesine de sözkonusu yazıda yer vererek, yasayla
dahi kapatılamayacağını ileri süren YARSAVın partimizin kapatılması için delil
oluşturma sürecine katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır. Başsavcının Anayasa
Mahkemesi önünde bu durumu nasıl açıklayacağını doğrusu merak ediyoruz.
Aynı şekilde, Ak Parti Genel Başkanı
Recep Tayyip Erdoğan ile ilgili olarak iddianamede yer alan 46 nolu iddianın
delilleri arasında bulunan bir gazete kupürünün üzerinde el yazısıyla RTE
röportajı şeklinde bir ifadenin bulunması da, delillerin siyasi yaklaşımla
toplandığını göstermektedir. Türkiyede bazı köşe yazarlarının Başbakanı sözde
tahfif için kullandıkları jargonun iddianame eklerinde el yazısıyla kullanılması
düşündürücüdür.
Son olarak, Başsavcılığın özellikle
esas hakkındaki görüşünü okuduktan sonra, tasavvur ettiği toplum modeli hakkında
dehşete düşmemek mümkün değildir. Farklılıkları düşman olarak gören,
çoğulculuğa, çok partili yaşama, siyasi partilere, sivil toplum kuruluşlarına,
aydınlara, din adamlarına ve üyesi bulunduğumuz uluslararası kuruluşlara kuşkucu
ve komplocu bir bakış açısıyla karşı karşıyayız. Demokrasiyle laikliği bir araya
getiren demokratik laiklik kavramından bile rahatsızlık duyan bir anlayışın,
ne demokrasiyi ne de laikliği koruması mümkündür.
Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi,
hakkımızda açılan kapatma davası hukuki gerekçelere değil önyargının beslediği
siyasi mülahazalara dayanmaktadır. Gerçekte olup bitenle hiçbir alakası olmayan
iddia ve ithamlardan oluşan iddianame ve esas hakkındaki görüş, partimizi ve
onun şahsında milletimizin hür iradesini tasfiye etme projesinin bir parçasıdır.
İlk cevabımızda, bu davanın siyasi bir dava olduğunu ayrıntılı bir şekilde
açıklamıştık. Esasa ilişkin bu cevabımızda da davanın, hukuki mesnetlerinin
bulunmadığını ortaya koyacağız.
İlk cevabımızda ifade ettiğimiz
gibi, bu davanın temelinde partimizin demokrasi ve laiklik anlayışının
Başsavcının anlayışıyla bağdaşmaması yatmaktadır. Sözgelimi, Başbakanın
laikliğin bireyin değil, devletin bir niteliği olabileceğine dair sözleri modern
laiklik anlayışını yansıtmasına rağmen, iddianamede laikliğe aykırı olarak kabul
edilmiştir.
AK Partinin laiklik
anlayışı, çağdaş demokratik toplumların özgürlükçü laiklik anlayışıyla tamamen
uyumlu bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Partimizin savunduğu laiklik anlayışı,
başkalarının temel hak ve özgürlüklerine asla bir tehdit içermemektedir.
Laiklik, farklı din ve
inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada
barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasal bir ilkedir. Bu nedenle
laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır. Nitekim, Anayasamızın 2 nci
maddesinde laiklik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değiştirilmesi teklif dahi
edilemeyecek bir niteliği olarak sunulmuştur. Anayasanın 24 üncü maddesindeki
din istismarı yasağının amacı da, esasen devletin laik niteliğinin
aşındırılmasını engellemektir. Devletin temel niteliklerinden biri olarak
laiklik, toplumdaki her türlü inanç ve düşünce karşısında eşit mesafede durmayı
gerektirmektedir. Partimizin bu laiklik anlayışı Anayasanın 2 nci maddesinin
gerekçesinde de ifadesini bulmuştur. Bu maddenin gerekçesine göre Hiçbir zaman
dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe
sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına
gelir.
Bu anlamda laiklik, çağdaş
demokrasilerin benimsediği temel ilkelerden biri olan devletin tarafsızlığının
din-devlet ilişkilerine yansımasını ifade etmektedir. Devletin inançlar
karşısında tarafsız kalabilmesi, siyasi ve hukuki düzenini herhangi bir dinin
esaslarına dayandırmaması ile mümkündür. Bu, laik düzende din işleri ile devlet
işlerinin ayrılmasına işaret etmektedir. Kısacası, çağdaş laiklik anlayışı bir
yandan devlet düzeninin dini kurallara dayanmamasını, diğer yandan da devletin
bireylerin sahip olduğu din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye almasını
gerektirmektedir.
Toplumda barışı kurmak ve
sürdürebilmek için devletin laik bir hukuk düzenine, laik bir yönetim cihazına
sahip olması şarttır. İnançlar konusunda tarafsız olan devlet güven verici
olur. Farklı inanca mensup olanların, tarafsızlığından emin olduğu devlet,
herkes üzerinde haklı ve meşrû bir otoriteye sahip olacaktır. Laik devletin
gölgesinde iş gören kamu erki, inanç çatışmalarını peşinen önleyecek meşrû güce
ve saygınlığa ve bu gücün caydırıcılığıyla inançlar dünyasından beslenen bir çok
çatışmayı da daha çıkmadan önleme yeteneğine sahip olacaktır. Egemenliği
kullanan erklerin, bunlar içinde özellikle yargı erkinin altında kalabileceği en
ağır töhmet, inançlar dünyasında taraf olmaktır.
Öte yandan, dinî inanç
farklılıklarını barış içinde bir arada yaşatmak için var olan laiklik, bir
inanca dönüşmemelidir. Eğer dönüşürse bu inanç bu sefer, devlet içinde iktidarı
kullanan iki kanat arasındaki rekabette, bürokrasinin çoğunluk iktidarına karşı
silahı haline gelecektir. Laiklik prensibini zayıflatan ve hukukî değerini yok
eden en büyük risk laikliğin de diğer inançlar karşısına, her ne gerekçe ile
olursa olsun bir inanç olarak çıkartılmasıdır.
Laikliği bir din, bir inanç veya
diğer inançları ortadan kaldırmaya çalışan bir prensip olarak anlamak ve
yorumlamak, laik hukuk düzenine ve toplumsal barışa yönelik en yakın ve ciddi
tehlikedir. Kendisine bir ideoloji veya bir inanç değeri yüklenen laikliğin,
devleti inançlar konusunda tarafsız kılma görevi ortadan kalkmakta ve devlet
iktidarını inanç çatışmalarının tarafı, hatta alanı haline
getirmektedir
Bu davada AK Partiye yönelik iddia
laikliğe karşı eylemlerin odağı olmaktır. Bu iddianın doğrulanabilmesi
için öncelikle laiklik kavramı konusunda bir sarahatin bulunması şarttır.
Nitekim iddia makamı, bu muhakemeyi yürüterek laiklikten ne anlaşılması
gerektiği konusunda yaklaşık 12 sayfa devam eden açıklama ve yorumlarla,
korumaya çalıştığı laiklik prensibini tanımlamıştır. İddianamedeki laiklik tanım
ve yorumları baştan aşağı sorunludur. Bu tanımlar bilimsel değildir, sarahat
yoktur, kendi içinde çelişkilidir, subjektiftir, hukuk standartlarına uygun
değildir ve en önemlisi koruduğunu iddia ettiği laiklik prensibinin kendisine
bütünüyle zarar verici unsurlar içermektedir.
Kendi içinde tutarlılık taşıyan,
bilimsel muhakemeye uygun, toplumsal gerçeklerle ve laik düşüncenin evrensel
birikimiyle uyumlu, herkes tarafından aynı şekilde anlaşılacak ve uyulacak,
hukukî standartlar taşıyan bir laiklik tanımı iddianamede yer almamaktadır.
İddianamede laiklik prensibi değil, laiklik adıyla totaliter bir ideoloji,
bir felsefî kanaat ve en tehlikesi diğer dinî inançlarla rekabet halinde olan
bir inanç sistemi tanımlanmakta ve savunulmaktadır. Bu tanımlamalar bireysel
hak ve özgürlüklere yönelik ciddi ve yakın bir tehdit içermektedir. Çünkü bu
tanımlarda geçen inançlar, bir yaşam biçimi olarak dayatılmaktadır.
İddianamede laiklikten ne
anlaşılması gerektiği konusunda yapılan ilk açıklama, laikliği bir yaşam
biçimi olarak tanımlamaktadır: Lâiklik, ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın
öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışının,
uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli
olan bir uygar yaşam biçimidir
(s. 10). Bu tanım laikliği bir yaşam
biçimi olarak kavramlaştırmaktadır. Bu tanımlamada yer alan aklın
öncülüğü ve bilimin aydınlığı gibi felsefî atıflar felsefe ve bilim tarihinde
tartışmalı ve sorunlu konulardır. İktibas edilen bu cümle, bir hukuk metninin
uyması gereken sarahate uygun değildir. Ancak dikkatli bir analizle, (1)
laikliğin bir yaşam biçimi olduğu, (2) bu yaşam biçiminin de (a) özgürlük
ve demokrasi anlayışının, (b) uluslaşmanın, (c) bağımsızlığın, (d) ulusal
egemenliğin, ve (e) insanlık idealinin temeli olduğu, (3) bu tanım içinde
yer alan özgürlük ve demokrasi anlayışının ise Orta çağ dogmatizmini yıkarak
aklın öncülüğü ve bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi
anlayışı olduğu görülmektedir. Bu cümleden laikliğin, her şey anlamına
geldiği, ideal bir toplum düzenine işaret ettiği sonucu çıkartılabilir. Her
şeyi içeren bir tanımlama, aslında hiçbir şeyi anlatmaz. Üstelik bu cümlede ve
aynı çizgide laikliği tanımlamak için sıralanan diğer cümlelerde yer alan
idealler ile laiklik arasında bilimsel bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmamaktadır.
Bilimsel bir tanımda yer alması
gereken, tanımlanan varlık ile tanımlayan unsurlar arasındaki illiyet bağı bu
cümlede yoktur. Üstelik her şey olma özelliğine sahip bir kavram,
hukukun değil ideolojilerin boşluk kabul etmez dünyasının totallik yani bütünlük
iddiasına cevap verebilir. Bu cümleden bir laiklik tanımı değil, yeni
açıklamalara ihtiyaç gösteren varsayımlar çıkar.
Cümlenin tek sarih yanı, laikliğin
bir uygar yaşam biçimi olarak tanımlanmasıdır. İddia makamının laikliğin
nasıl bir yaşam biçimi olduğunu açıklama mükellefiyeti bulunmaktadır. Benzer
yaklaşım, laikliğin insanlara mı, yoksa devlete ait bir nitelik mi olacağı
konusunda, AK Partiye isnat edilen suçlamada da görülmektedir. İddia makamı,
partimiz genel başkanının insanlar laik olamaz sözünü, laiklik karşıtı bir
eylem olarak tanımlamakta, esas hakkındaki görüşünde de bu iddiasını ısrarla
sürdürmektedir (s.5).
Laikliği yaşam biçimi olarak
tanımlamak, beraberinde çok ciddi siyasi ve toplumsal sorunlar doğurabilecektir.
Bu sorunları anlamak için öncelikle yaşam biçiminin ne olduğuna bakmak
gerekir. Yaşam biçimi sosyolojik bir deyimdir. Bireylerin ayrıntılı yaşam
tercihlerini ifade eder. Sosyal ilişkilerde, tüketim kalıplarında, eğlence ve
kıyafet seçiminde her hangi bir zaman ve yerde sergilenen davranışlar setini
anlatır. Sosyolojinin zengin dalları arasında sağlık ve yaşam biçimi
sosyolojisi (Health and Lifestyle Sociology) adıyla bir bilimsel disiplin de
bulunmaktadır. Yaşam biçimi içinde yer alan davranış ve pratikler,
alışkanlıkların, klasik eylem biçimlerinin ve akılcı davranışların bir
karışımıdır.
Bir hayat biçimi, tipik olarak
bireysel tutumları, değerleri ve dünya görüşünü yansıtır. Yaşam biçimi
tabirinin siyasal alanda kullanılması, farklı yaşam biçimlerinin meşruiyetini
tanımak ve bireysel tercihlere saygı göstermek içindir. Kısaca yaşam biçimi
toplum içinde bireyin, karşısında duran kültürel seçenekleri özgür tercihlerine
konu ederek, kendi hayat tarzı olarak benimsemesidir. Batıda yaşam
biçimi siyasî bir kavram olarak kullanıldığı zaman peşinen farklı hayat
tarzlarının bir arada olduğu toplumun meşruiyetine göndermede bulunulmaktadır.
Geleneksel yaşam biçimi, bireyin geleneklere değer vererek yaşamasıdır.
Dindarlığı bir yaşam biçimi olarak benimsemek, bir dine inanmanın ötesinde,
bireyin o dinin pratiklerine hayatında önemli bir yer ayırması demektir.
Yaşam biçimi, asgari ölçekte bireysel hayatımızın, özgürlüklerimizin bize
tanıdığı çerçevede yaptığımız tercihlerle oluşur. Yaşam biçimimizi özgürce
belirlemek, bizim en temel haklarımızla ilgilidir.
Laiklik yaşam biçimi olarak
tanımlandığı zaman, otomatik olarak farklı yaşam biçimlerinden biri tercih
edilmiş olacaktır. O zaman sorulması gereken soru hangi yaşam biçimi laik yaşam
biçimidir? sorusu olacaktır. İddianamede yer alan tanım bir uygar yaşam
biçimi vurgusunu yapmaktadır. O zaman hemen uygar olmayan yaşam biçimlerini
laik yaşam biçimlerinin karşısına koymamız gerekecektir. Uygar olmayan yaşam
biçimleri konusunda, ampirik araştırmalar karşımıza geniş bir yelpaze
çıkartmaktadır. Uygar yaşam biçimi incelmiş estetik duyguların, zevklerin,
dışa açık dünya görüşünün, şehirleşmiş adetlerin ve görgü kurallarının içinde
yer aldığı geniş bir yelpazeyi içerdiği gibi; uygar olmayan yaşam biçimi de
kendi içinde daha geniş bir yelpaze oluşturur. Göçebelikten, köylülükten,
gecekondulardaki, geleneksel ve dışa kapalı yaşam biçimlerine kadar her
seçenek, uygar olmayan yaşam biçimi içine yerleştirilebilir. O zaman kaçınılmaz
olarak araştıracağımız şey, farklı yaşam biçimleri ile laiklik arasındaki ilişki
olacaktır. Bu ilişkiyi nasıl kuracağız? Bu ilişkiyi kurmak ve bize hangi yaşam
biçiminin laik yaşam biçimi olduğunu göstermek, laikliği bir yaşam biçimi
olarak tanımlayanların görevi olsa gerektir.
Partimizin anlayışına göre, laiklik
bir yaşam biçimi değildir. Çünkü laiklik, farklı yaşam biçimleri arasından
birini tercih etmek olarak tanımlanamaz. Akıl ve bilim, insanoğlunun yaşadığı
tarihsel tecrübe ışığında laikliğin bir yaşam biçimi değil, farklı yaşam
biçimlerini hem özgür hem de barış içinde bir arada yaşatmak için geliştirilmiş
çok önemli ve değerli bir hukuk prensibi olduğunu göstermektedir. Laikliğin
özgür ve demokratik toplumlarda gelişmesi ve yerleşmesi, bu toplumların farklı
yaşam biçimlerine saygı temelinde kurulmasındandır. Laiklik bir yaşam biçimi
değil, tersine farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış içinde yaşatan
prensibin adıdır.
Devlet, farklı dinî inançların ve
pratiklerin de içinde yer aldığı farklı yaşam biçimlerini bir arada ve barış
içinde yaşatmak zorundadır. Bunun yolu, yaşam biçimlerinden birini tercih
etmemek, bu yolla yaşam biçimlerinin birbiri üzerinde tahakküm kurmasını
engellemektir. Laikliği yaşam biçimi olarak kabul etmek, laikliği ortadan
kaldırmak demektir. Sonuçta bir yaşam biçimi kalıbına dökülen laiklik, içi ne
ile doldurulursa doldurulsun diğer yaşam biçimleri için tehdit oluşturacak, bu
sefer toplum, devlet ve hukuk himayesinde değerli ve imtiyazlı bulunduğu için
totaliter bir yaşam biçiminin dayatması ile
karşılaşacaktır.
Laikliğin bir yaşam biçimi olarak
kabul edilmesi, pratik olarak bir yaşam biçiminin benimsenmesi ve toplumun
farklı kesimlerine bu yaşam biçiminin dayatılması sonucunu verir. Bunun için
tercih edilen yaşam biçiminin devlet katında bir ideolojiye veya düşünce
sistemine dönüştürülmesi gerekir. Laikliğin bir yaşam biçimi olarak kabul
edilmesi, devletin totaliter ve dayatmacı bir devlete dönüşmesine yol açar.
Totaliter devletlerde görülen belli bir insan tipinin ve yaşam biçiminin
yüceltilmesi, özgürlüklerin de sonu olur. Sovyetler Birliği tecrübesi, laikliğin
ancak totaliter bir ideolojinin çatısı altında bir yaşam biçimine
dönüşebileceğini, bunu gerçekleştirmek için farklı yaşam biçimlerinin yok
edilmesi gerektiğini göstermektedir.
Laikliği yaşam biçimi olarak
tanımlamak Anayasamıza da aykırıdır. Anayasa, farklı yaşam biçimlerinin
yan yana yaşayabileceği özgürlükleri garanti altına alırken, devleti bu konuda
tarafsız olmaya zorlamaktadır. Anayasamızın Başlangıç kısmında Her Türk
vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet
gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve hukuk düzeni içinde onurlu
bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve
yetkisine doğuştan sahip olduğu vurgulanmaktadır. Burada özellikle onurlu bir
hayat sürdürme ve maddi ve manevî varlığını
geliştirme hak ve yetkisi ancak
farklı yaşam biçimlerine devlet katında meşruiyet tanınması ile mümkündür. 5
inci maddede devlete yüklenen
insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi
için gerekli şartları hazırlama
görevi, yaşam biçimi dayatan bir devletin
elinde yerine getirilemez. 17 inci maddede herkese tanınan maddî ve manevî
varlığını geliştirme hakkı elbette yaşam biçimi dayatan devletin çatısı
altında gerçekleştirilemez. Devletin bir yaşam biçiminden yana tercihte
bulunduğu ülkede Anayasanın 20 nci maddesinde herkese tanınan özel hayata
saygı gösterilmesi hakkının anlamı kalmaz. Anayasamız, farklı yaşam
biçimlerinin teminatıdır. Anayasamıza göre, hangi isim ve kalıp içinde olursa
olsun, devlet bir yaşam biçimini tercih edemez, hele hele onu laiklik adıyla
toplum üzerinde tahakküm aracına dönüştüremez.
İddianame laikliği, pozitivist ve
rasyonalist bir felsefî inanç olarak tanımlamakta ve savunmaktadır. İddianamede
yer alan şu tanımlama ve tasvir, esasen iddianamenin bütününe yansıyan felsefî
inancı temsil etmektedir: Lâiklik, toplumların düşünsel ve örgütsel
evrimlerinin son aşaması; ulusal egemenliğe, demokrasiye, özgürlüğe ve bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş düzenleyicisidir (s.
10-11). Bu ilginç ifadelere karşı söylenecek ilk şey şudur: Bilime
dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşam yoktur ve bugüne kadar dünya üzerinde
hiç kimse bilime dayanan yaşamı icat edememiştir. Böyle bir yaşam biçimi olsa,
siyasî yaşam için demokrasinin, sosyal ve kültürel yaşam için özgür tercihlerin
bir anlamı kalmaz. O zaman bilim adına bir otoritenin bu yaşamı önümüze koyması
ve bizim de ona uygun yaşamamız gerekir.
Bu tanımlama bir felsefî inançtır.
Laikliğin bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel yaşamın çağdaş
düzenleyicisi olduğunu kabul etmek, ancak ve ancak 19. yüzyılda geçerli olan ve
bilimcilik (scientism, bilimperestlik) adı verilen pozitivizt felsefenin bir
türünü benimsemekle mümkündür. Bilime dayanan siyasal, sosyal ve kültürel
yaşam ibaresi, 19. yüzyılda kalmış pozitivizme özgü bir iddiadır. Bu iddia
çağdaş bilimin varmış olduğu nokta açısından ilkel, geri ve çağdışıdır.
Böylesine geri bir bilim anlayışını savunmak, modern ve ileri bir ülkede kabul
edilemez. Bu geri bilim anlayışını laiklik olarak takdim etmek ise, en başta
laikliğe haksızlıktır.
Üstelik iddia makamı laikliği bir
felsefî inanca dönüştürerek ve bir felsefî inanç halinde savunarak Anayasanın
10 uncu maddesini açıkça ihlal etmektedir. Anayasanın bu maddesi herkesi
dil,
ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve
benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit ilan etmektedir.
Felsefî inançlar konusunda ayrım gözetmemek için devletin, bir felsefî
inançtan yana olmaması gerekir.
Aslında 10 uncu madde bu yönüyle
aynı zamanda bir laiklik tanımı içermektedir. Uzun tarihi boyunca laiklik
prensibi, kanun önünde eşitliki sağlamak üzere yaşam alanı bulmuştur. Çünkü
devletin veya siyasî otoritenin dinler karşısında taraf olması, kanun önünde
eşitlikin gerçekleşmesini engellemiştir. Ancak, devletin dinler karşısında
tarafsız olması yeterli olmamıştır. 18. yüzyıldan itibaren rekabet haline giren
inançlar arasına felsefî inançlar da girmiştir. Bu felsefî inançlar arasında
özellikle din karşıtı olanlar, devletin inançlar konusunda tarafsızlığını temin
etmek için dini inançlar gibi mesafeli durması gereken inançlar olarak kabul
edilmiştir. Devletin eşitliği tesis etmek üzere tarafsızlığı, sadece dinler
arasında değil aynı zamanda felsefî inançlar için de söz konusudur. Devletin
tarafsızlığını kaybetme ihtimali olan bir düşünce veya inançla karşılaştığı
zaman bunun mutlaka müesses bir din olması gerekmez. Müesses dinlerle rekabet
halindeki felsefî inançlardan biri yanında yer alan ve devletin zorlayıcı
gücüyle bu inancı benimsetmeye kalkan devlet de tarafsızlığını, dolayısıyla laik
niteliğini kaybedecektir.
İddianamede yer alan şu cümle,
laikliği anayasal prensip olarak sahip olduğu güçlü konumdan uzaklaştırmakta,
felsefî tartışmaların tüketiciliğine hapsetmektedir: Demokrasiye geçişin de
aracı olan lâiklik, Türkiyenin yaşam felsefesidir (s.13). Laiklik bir yaşam
felsefesi olamaz. Laikliği yaşam felsefesi olarak tanımlamak onu felsefe
dünyasının labirentlerinde kaybetmeye yol açar. Oysa laikliğin açık ve sağlam
bir hukuk prensibi olarak herkesin anlayacağı ve uyacağı şekilde varlığını
sürdürmesi gerekir.
İddianame,
bilimcilik/bilimperestlik (Scientism) adı verilen bir felsefî inanca
dayanmaktadır. Bilimcilik, doğa bilimlerinin yöntemlerinin sosyal alana da
uygulanabileceği varsayımına dayanır. Bu varsayım, pozitivist felsefenin bir
önermesidir. Pozitivizmin denklik teorisine göre doğa ile toplum arasında
hiçbir gerçeklik farkı yoktur; toplumda da, doğada olduğu gibi gözlem ve tecrübe
ile keşfedilmesi gereken düzenlilikler vardır. Bu varsayımdan pozitivizme özgü
çok önemli bir iddia çıkmaktadır: Gözleme ve tecrübeye dayalı pozitif bilime
uygun, bilim tarafından düzenlenmiş bir toplum hayatı kurulabilir. Toplumsal
ilerleme fikri de, bu iddia ile temellendirilen bilimsel bilginin gelişmesi ile
insanlığın sürekli daha iyiye ve mükemmele doğru evrileceği inancını ifade eder.
19. yüzyıla damgasını vuran bu
felsefenin en ileri örneğini Auguste Comte, Pozitivizmin İlmihali kitabı
ile vermiştir. Comte, bu kitapta bir bilim dininin unsurlarını, ibadet ve
ayinlerini ve örgütlenmesini anlatır. Bu tez, aynı zamanda dinî düşüncenin
yerini kaçınılmaz olarak bilimin alacağını ileri sürmektedir. Amaç, bilimsel bir
toplum hayatının kurulmasıdır. 20. yüzyılda bu görüşün taraftarı hemen hiç
kalmamıştır.
Pozitivist bilim ideolojisi,
yücelttiği bilimsel yasalara ve evrensellik ilkesine boyun eğilmesini talep
eder. Bilim, bu şekilde buyurgan bir otorite halini almaktadır. Bu anlayış, tek
tanrılı dinlerin yerine tek bir bilim anlayışını yerleştirir. Farklı
olana, var olma hakkı tanımaz; topluma uyarlandığı zaman da demokrasiye geçit
vermez. Çünkü tek bir bilimsel hakikat vardır, herkese düşen o gerçeğe teslim
olmaktır. Pozitivizm, bu yüzden demokrasiye karşı çıkışı meşrulaştırmak için
totaliter ideolojilerin elverişli aracına dönüşmektedir.
Pozitivist mantık tek biçimliliğin,
tekdüzeliğin mantığıdır. Totaliter ideolojilerin dünyası, tek hakikatin peşinde
olduğu için pozitivizme dayanır. Tek bir doğru yaşam biçimi olduğunu iddia
eden totaliter ideolojiler ile iddianamede yer alan laik yaşam biçimi
arasındaki bağ, pozitivizmin bilimsel yaşam bağlantısı ile kurulmaktadır.
Başsavcılık sorgulamadan ve incelemeden laiklik diye, bu ideolojiyi
savunmaktadır. Bu ideolojiyi savunmak, Anayasamızın 10 uncu maddesine aykırı
olduğu gibi, çağdaş dünyaya, hatta doğrudan bugün geçerli olan bilim anlayışına
da aykırıdır.
İddianamede laiklik tek boyutlu bir
kavram olarak görülmekte ve bireylerin benimsemesi gereken bir uygar yaşam
biçimi ve yaşam felsefesi şeklinde takdim edilmektedir. Bu yaklaşıma göre,
toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması olan laiklik, ülkede
yaşayan herkes tarafından benimsenmesi zorunlu bir yaşam biçimidir. Bu zorunlu
yaşam biçiminde dinin yeri, bireylerin vicdanıdır. Din, kendi alanında,
vicdanlardaki yerinde, Tanrı-insan arasındaki inanış olgusudur
(s.18).
Dahası, iddianamede laiklik insanı
kul olmaktan çıkarıp birey haline getiren bir ilke olarak görülmektedir.
Buna göre laiklik, İnsanı kul olmaktan çıkarıp birey yapan, bireye kişiliğini
geliştirmesi için özgür düşünce olanaklarını veren bir ilkedir (s.10-11).
İddianamede kul terimi, teolojik ve siyasî anlamları arasındaki ayırım
belirtilmeden ve her ikisini de içeren bir şekilde kullanılmaktadır. Eğer birey
kelimesi ile Yaratıcıyla bütün bağların koparılması kastediliyorsa, bu durumda
laik bir sistem içerisinde dinin kişinin vicdanında dahi yer alamayacağı
açıktır. Bu anlayış insanın Yaratıcısıyla ilişkisini ifade eden kulluk ile
birey olmanın birbiriyle çelişeceği varsayımına dayanmaktadır. Halbuki,
iyi/kötü şeklindeki bir birey/kul ayrımının hiçbir teorik ve pratik dayanağı
bulunmamaktadır. Laikliğin insanı kul olmaktan çıkardığı şeklindeki tez,
bilimsel ve sosyolojik bir gerçeği yansıtmamanın ötesinde kendini hem bir birey
hem de Yaratıcının bir kulu olarak gören inançlı insanlar açısından oldukça
inciticidir.
Esasen, Başsavcılığın dinin bireysel
ve toplumsal yaşamdaki yeri hakkındaki ifadelerinde çelişki ve tutarsızlıklar
mevcuttur. Örneğin iddianamenin 17 inci sayfasının üçüncü paragrafında
yapılan alıntıda, Laik düzende özgün bir sosyal kurum olan din, devlet
kuruluşuna ve yönetimine egemen olamaz şeklinde dinin özgün bir sosyal
kurum olduğu belirtilirken, aynı sayfanın beşinci paragrafında ise laik
devlette, kutsal din duyguları politikaya, dünya işlerine, hukuksal
düzenlemelere kesinlikle karıştırılamaz
denilmektedir. Diğer yandan, din hem
sosyal kurum hem de Kavramsal çelişki ile birlikte dünya işlerinin genel
kapsamı dikkate alındığında birey açısından dinin konumunun ve işlevinin ne
derece sınırlandırıldığı daha iyi anlaşılacaktır.
Dinin hukukî düzenlemelere mesnet
teşkil etmesi ayrıdır, dünya hayatına bireysel ve toplumsal yaşantıya yönelik
değer ve davranışlarda inanan insanlar için kaynak olarak görülmesi ayrıdır.
Burada çizilen din anlayışı, kişinin sadece iç dünyası (vicdanı) ile ilgili
zihinsel veya duygusal düzeyde kalan kutsallardır. Bu açıdan bakıldığında dinin,
toplumsal ilişkilere yansıyan herhangi bir yönü olmamalıdır. Din sadece inanan
kimsenin iç dünyasını ya da topluma yansımayan yönleriyle bireysel hayatını
tanzim etmeli, dinin sosyal hayat ile bağlantısı mabedin kapısında başlamalı ve
kapısında bitmelidir. Bunun dışındaki alanlara dini inançların yansıması mümkün
değildir. Bu anlayışa göre, örneğin dinî bayramların resmî tatil olması da
laikliğe aykırıdır.
İddianamede yer alan dini inanç ve
duyguların sadece vicdanlarda kalması, dinin sosyal ve kültürel bir bağ
oluşturamayacak şekilde yaşanması ve dünya işlerine kesinlikle
karıştırılmaması gerektiği şeklindeki katı ideolojik yaklaşımın hiçbir Batılı
demokratik laik sistemde karşılığı yoktur.
Halbuki tüm toplumlarda din,
bireylerin kimliklerini belirleyen temel kaynaklardan birini teşkil etmektedir.
Bu nedenle, din ve vicdan özgürlüğünü güvenceye alan laiklik, bu özgürlüğün
toplumsal yansımalarını reddetmez. Bu noktada, iddianamede devletin ve hukukun
dine dayandırılmaması ile bireylerin din ve vicdan özgürlüğünün toplumsal alanda
yansımalarının birbirine karıştırılması temel hatalardan birisidir. Bu yüzden
din ve vicdan özgürlüğünün dışavurumları olan olgu ve ifadeler, devletin temel
düzenlerinden birini dine dayandırma gibi çok yanlış bir şekilde yorumlanmış ve
suçlanmıştır.
Sonuç olarak, Başsavcılığın laiklik
anlayışına esas teşkil eden din algısı, gerçek hayattaki sosyolojik din
olgusundan uzaktır. İddianamede ve esas hakkındaki görüşte dine, İslâma ve
Diyanet İşleri Başkanlığına yönelik perspektif, Türk toplumu ve Türkiye
Cumhuriyetinin hak ve özgürlükler açısından kazanımları, günümüz küresel
dünyasının dinî duygu ve olgulara bakışı ve insanlığın inanç ve ifade özgürlüğü
noktasında ulaştığı aşama ile örtüşmeyen, indirgemeci ve dogmatik bir
ideolojinin ürünü olarak temayüz etmektedir.
Başsavcılığın pozitivist ve militan
laiklik penceresinden bakıldığında, laikliğin demokratik ve özgürlükçü yorumunu
ifade eden demokratik laiklik kavramı yeni siyasi terim olarak
görülebilmektedir (Esas hakkında görüş, s. 6). Aslında sorun, laikliğin anlamı
ve gerekleri konusundaki bu anakronik bakış açısından kaynaklanmaktadır. Modern
demokratik toplumların, din ve vicdan özgürlüğünü öne çıkaran laiklik anlayışı,
19 uncu yüzyılın dini dönüştürmeyi ve sadece bireylerin vicdanına hapsetmeyi
amaçlayan pozitivist laiklik anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
İddianamede ve esas hakkındaki
görüşte, laikliğin tıpkı Fransada olduğu gibi, zaman içinde demokratikleşen bir
olgu olduğu gerçeği anlaşılamamıştır. Başsavcılık demokrasi ile laikliğin
birlikte anılarak demokratik laiklik kavramının kullanılmasına adeta isyan
etmektedir. Buradaki temel problem, laikliğin demokrasinin olmazsa olmazı olduğu
belirtilirken, demokrasinin de laiklik için vazgeçilmez olduğunun
söylenmemesidir. Demokrasinin olmadığı yerde laikliğin tek başına bir anlamı
yoktur. Yakın tarih laik bir siyasi ve hukuki yapıya sahip olup da totaliter
olan çok sayıda siyasi rejimin varlığına tanıklık etmiştir. Bugün de birçok
devlet, dinin devlet işlerine karıştırılmaması anlamında laik olduğu halde,
demokratik anayasal devlet niteliğine sahip değildir.
Laikliğin dinamik bir kavram olduğu
ve devletin demokratikleşmesi sürecinde laiklik anlayışının da demokratikleştiği
bir gerçektir. Laikliğin dünyada en katı şekilde uygulandığı Fransada bile bu
dönüşüm yaşanmıştır. Bu ülkede de demokratikleşme sürecinde laikliğin ikinci
temel unsuru olan din ve vicdan özgürlüğü diğer özgürlükler gibi gelişmiştir.
1905 yılında çıkarılan kanunla din ve devletin birbirine müdahale etmemesi
ilkesi benimsenmiştir. Bu dönemde tartışma ve gerilim kaynağı, Kilisenin
yönettiği özel okulların laik devlet sistemindeki yeri olmuştur.
Laiklik zamanla radikal ve militan
uygulamalardan arınarak, din ve vicdan özgürlüğüne daha fazla yer veren
demokratik bir görünüm kazanmıştır. Laikliğin demokratikleşmesi, onun
toplumsallaşması sürecini de hızlandırmıştır. Kısacası, bir yandan laiklikle
hızlanan modernleşme süreci, diğer yandan laikliğin kendisinin
demokratikleşmesi, toplumun geniş dindar kesimlerinde de laik devlet ve
demokrasinin benimsenmesini sağlamıştır.
Türkiyede de laikliğin, din ve
devlet işlerinin ayrılığı anlamındaki tanımı elbette devam etmekle birlikte, bu
ilkenin diğer boyutu olan din ve vicdan özgürlüğü Tek Parti dönemine göre, tıpkı
ifade, toplantı ve örgütlenme özgürlükleri gibi, oldukça gelişmiştir. Bu
bağlamda Cumhuriyetin temel niteliklerinden biri olan laiklik, hukukun
üstünlüğü, insan hakları ve demokrasi gibi diğer niteliklerle eklemlenerek
bugünkü halini almıştır.
Nitekim bu sosyolojik dönüşüm,
laikliğin toplumsal açıdan algılanmasını ölçmeye yönelik bilimsel çalışmalarda
da ortaya çıkmaktadır. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ile Prof. Dr. Binnaz Toprakın
Kasım 2006da yaptıkları sosyolojik araştırma bu bakımından son derece
önemlidir. Değişen Türkiyede Din, Toplum ve Siyaset adlı bu bilimsel
araştırmaya göre, toplumda laikliği benimsemeyenlerin oranı ciddi ölçülerde
düşmüştür. Daha sonra yapılan bilimsel araştırmalarda da benzer sonuçlara
ulaşılmıştır.
Çarkoğlu ve Toprakın araştırması,
aynı zamanda iktisadi seviye yükseldikçe laikliği benimseyenlerin oranının
arttığını göstermektedir. Bu noktada AK Partinin yoksulluğun etkilerini
azaltmak için uyguladığı sosyal yardım politikalarıyla, izlediği ekonomik büyüme
ve gelir dağılımı politikalarını çok iyi değerlendirmek gerekir. (Ali Çarkoğlu
ve
AK Parti, bir yandan devletin temel
düzenlerini Avrupa standartlarına uyarlayarak laikliğin hukuki boyutunu
güçlendirirken, diğer yandan da demokratik özgürlükleri genişletmek, din ve
vicdan özgürlüğüne özen göstermek ve ekonomik politikalarıyla refahı yükseltmek
suretiyle laikliğin toplumsal temellerini pekiştirmiştir.
Devletin sosyal, hukuki, siyasi ve
ekonomik temel düzenlerini Avrupa hukukuna uyarlayarak modernleştirmiş ve
laikliğin ikinci ayağı olan din ve vicdan özgürlüğünün alanını genişletmiş bir
partinin, laikliği ihlal ettiğini ileri sürmek ancak bir algılama hatasından
kaynaklanmış olabilir. Bu çerçevede değerlendirildiğinde, partimizin
laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği iddiasının hiçbir somut, nesnel
ve bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşüne yansıyan demokratik laiklik alerjisine paralel olarak, demokrasinin
vazgeçilmez unsuru olan çok partili yaşamı irticayla ilişkilendirme gayretiyle
mahkum etmeye çalışması anlaşılır gibi değildir. Başsavcı, adeta çok partili
siyasi yaşamın laiklikten tavizi ve bazı siyasi partilere sızan irticaya primi
beraberinde getirdiğini savunmaktadır. Halbuki, çok partili, çoğulcu ve
özgürlükçü demokrasinin olmadığı bir yerde laiklik de kendisinden beklenen
toplumsal ve siyasal işlevi yerine getiremez.
Pozitivist ve militan laiklik
anlayışının iddianame ve esas hakkındaki görüşe yansımalarından biri de, AK
Parti Genel Başkanının yaşam tarzının değişmediğine dair sözlerinin
takiyyenin itirafı olarak değerlendirilmesidir. (İddianame, s.33, Esas
hakkındaki görüş, s.34). Başbakanın Siyasete girerken farklı, siyasetten sonra
farklı bir yaşam tarzı mı uygulayacağım, halkımı mı aldatacağım? Dün
neysem, bugün de oyum, değişemem, değişmedim şeklindeki sözlerinin,
laikliği tek ve resmi yaşam biçiminin herkese dayatılması olarak gören bir
bakış açısıyla anlaşılması güç olabilir. Halbuki, partimizin benimsediği siyasi
bir ilke olarak laiklik, bireylerin yaşam biçimlerini değiştirmeyi ve herkesin
ortak bir yaşam biçimini benimsemesini değil, tersine farklı yaşam tarzlarının
bir arada var olmasını gerektirmektedir. Bu durum, Başsavcılığın yeni siyasi
terim olarak nitelediği, demokratik laiklik anlayışının bir
gereğidir.
Tam da bu nedenle, demokratik
laiklik kavramına vurgu yapan değerlendirmeler de esas hakkındaki görüşte
eleştirilmektedir. Başsavcılığa göre batılı bazı siyasetçiler,
demokratik
laiklik-laikliğin zorla dayatılması gibi kavramlar üreterek, Ülkemizin kuruluş
felsefesini, Anayasal düzenini, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerini
görmezden gelmişlerdir (s.10). Laikliğin, özgürlükçü yorumunu vurgulamak için
kullanılan demokratik laiklik gibi kavramlar, sonradan üretilmiş yeni siyasi
terimler değildir. Başsavcılık, AK Partinin kapatılması girişimini Avrupa
Birliğinin benimsediği demokratik ve özgürlükçü laiklik anlayışı açısından
eleştiren AB yetkililerinin tavrından rahatsız olmuştur. Halbuki, bu eleştiriler
Türkiyenin ABye üyeliği için çok önemli adımlar atmış bir partinin laiklik
aleyhine odak olamayacağına dair açık ve yalın gerçeğin batılı bazı
siyasetçiler tarafından görüldüğünü göstermektedir.
Başsavcılık, ilk cevabımızda Batı
demokrasilerinde siyasi parti davalarına çok istisnai olarak rastlandığı
yönündeki argümanımıza karşı çıkarken şu tespiti yapmaktadır: Bazı batı
ülkelerinin Anayasalarında laiklik ilkesi ya hiç yer almamış, ya da çok az
değinilmiştir. Çünkü bu ülkelerde laiklik, herhangi bir siyasal tartışmanın
konusu olmayacak kadar içselleştirilmiştir (s.8). Oysa laiklik bütün dünyada
tartışılmaktadır. Avrupa Anayasası tartışmalarında, Tek Avrupa hedefinde en çok
tartışılan konuların başında laiklik gelmektedir. Farklı laiklik uygulamalarını
içinde barındıran Avrupanın özgürlükçü bir yorum benimsemesi, dikkatle takip
edilmesi gereken bir tecrübedir. AB temsilcilerinin Türkiyedeki laiklik
tartışmalarına müdahil olmaları da bu birikimin sonucudur. Bizim laikliğimiz
sadece bize özgüdür sözü, sadece demokrasi karşıtlığını temellendirebilir.
Laiklik evrensel bir birikimdir. Türkiyenin tek özgün tarafı, laiklik
prensibinden demokrasi karşıtı yorumlar üretilmesidir. Demokrasiyi imkânsız hale
getiren bir laikliği savunmak, kestirmeden azınlık diktasını savunmak
demektir
Diğer yandan, esas hakkında görüşte
yer verilen şu ifadeler de ilginçtir: Uzun mücadelelerle kazanılmış, evrensel
bir hak mertebesine yükselmiş laikliğin tartışmaya açılması, meşruiyetinin ve
uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması çabaları,
Atatürkün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluş felsefesi ve temel
anayasal kuralları karşısında olanaksız bulunmaktadır (s. 11). Bir kere,
demokratik laiklik kavramını üretilmiş olarak niteleyen iddia makamının,
siyasi bir ilke olan laikliği, muhtemelen farkında olmadan, evrensel bir hak
olarak sunması, kavram üretmenin tipik bir örneğidir. İnsan hakları
literatüründe laiklik hakkı diye bir kavram yoktur. Tıpkı demokrasi hakkı ya
da kuvvetler ayrılığı hakkı gibi kavramların olmadığı gibi. Laiklik, baştan
beri vurguladığımız gibi devletin sahip olması gereken bir niteliktir.
İkincisi, laikliğin meşruiyetinin
ve uygulanabilirliğinin referandum gibi yöntemlerle yeniden sorgulanması
çabaları olarak ifade edilen ithamın hiçbir dayanağı yoktur. Partimiz hiçbir
zaman referandum veya benzeri yöntemlerle laikliğin meşruiyetini ve
uygulanabilirliğini sorgulama çabası içine girmemiştir. Laikliğin uygulamada
neyi gerektirdiği konusundaki tartışmalar ise, demokratik ülkelerin tamamında
rastlanabilecek türden tartışmalardır. Bunları laikliğin meşruiyetinin
sorgulanması olarak göstermeye çalışmak, bu kavramın demokratik ve özgürlükçü
yorumu yerine onun tam da karşı olduğu dogmatik yorumunu benimsemekten
kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak, bu davada temel sorun,
AK Partinin evrensel standartlarla uyumlu demokratik laiklik anlayışının,
Başsavcılığın savunduğu bireyi ve toplumu nesneleştirici ve dönüştürücü laiklik
anlayışına aykırı görülmesidir.
Partimizin laikliğe aykırı
eylemlerin odağı olduğu hakkında ikna edici hiçbir delil sunulamamış ve
müddei iddiasını ispat edememiştir. Müddeinin iddiasını hukuki delillerle
ispat etmesi ispat hukukunun en temel ilkesidir. İspat, olguların doğruluğu
hakkında hâkimde kanaat uyandırmak için geçerli ve gerekli delillerin
sunulmasıdır. Bir parti kapatma davasında kullanılabilecek deliller, partinin
tüzük ve programı ile yayınladığı yazılı açıklamalar ya da doğruluğu kesin
olarak tespit edilmiş ses ve görüntü kayıtlarıdır.
Başsavcı ispat konusunda hiçbir
etkisi ve önemi olmayan yüzlerce gazete kupürü ve internet çıktısını doğru
düzgün bir tasnife dahi tabi tutmaksızın ekler arasına istif etmiş
bulunmaktadır. Bir Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, yargılamada zamandan ve
emekten tasarruf adına böyle yapmayarak, gerçekten delil olabilecek yazılı belge
ve ses kasetlerini ayıklayarak delil olarak sunması beklenirdi. Bu davada
partimizin tüzük ve programı ile yazılı açıklamalarında laikliğe aykırı hiçbir
husus bulamayan Başsavcı, eylemlerin Anayasaya aykırılığına dayalı dava
açabilmek için doğruluğu ispatlanmamış yüzlerce gazete haberleri ile birkaç ses
kaydını delil olarak sunmuştur. Esas hakkındaki görüşe birkaç ses kaydı
eklenmesi, iddianamede delil olarak sunulan gazete kupürlerinin hiçbir hukuki
değere sahip olmaması nedeniyle, son bir gayretle delil gösterme çabasının
sonucudur. Bu durum bile, Başsavcılığın sadece gazete haber ve yorumlarının tek
başına delil olamayacağını zımnen kabul ettiğini göstermektedir.
Sunulan bu deliller de partimizin
laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği isnadını ispatlamaktan çok
uzaktır. Bu nedenle, aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız üzere bu davanın
ispat hukukuna aykırılıktan da reddi gerekir.
Bu davada toplanan delillerin erişim
tarihlerine bakıldığında delilerin çok büyük bir kısmının dava açmaya karar
verilmesinden sonra toplandığı izlenimi oluşmaktadır.
Yargılama hukukunun temel ilkesi
delillerden sonuca gitmek iken, partimiz hakkında açılan davada bu ilke tersine
çevrilmiş görünmektedir. Önce dava açmaya karar verilmiş, daha sonra da bunun
için delil toplanmıştır. Nitekim iddianameye ek olarak sunulan dosyalarda yer
alan gazete haber ve yorumlarının büyük bir kısmı bunların yayınlanmasından
yıllarca sonra internet yoluyla derlenmiştir. Bu nedenle bu dava adeta bir
google davasıdır. Başsavcı, çok sayıda haber ve yorumu dava açma
tarihine yakın bir zamanda anahtar kelime yazarak google arama motorundan
arama yapmak suretiyle elde etmiştir. Örneğin, iddianamenin 10, 14, 29, 74, 93,
95, 97, 100 nolu eklerinde yer alan bazı deliller bunlardan sadece birkaçıdır.
Bu şekilde internetten elde edilen gazete haber ve yorumlarının 2 Şubat 2008
Cumartesi ve 3 Şubat 2008 Pazar günleri indirildiği görülmektedir.
Bu durum Başsavcılığın partimiz hakkında dava açabilmek için hafta sonu
tatilinde bile yoğun bir mesai yaptığını göstermektedir.
Ayrıca iddianamede delil olarak
sunulan konuşma ve haberlerin önemli bir kısmı, söz konusu konuşmaların
yapıldığı ve haberlerin yayınlandığı tarihlerden çok daha sonraki tarihlerde,
ilgili gazetelerin internet sayfalarından arşive ulaşılarak elde edilmiştir.
Nitekim, delil olarak sunulan eklerin önemli bir kısmında gazetelerin internet
sayfalarından elde edilen haberlere ilişkin erişim tarihlerine bakıldığında bu
durum rahatlıkla anlaşılmaktadır. Aralarında ilgili haberin yayınlandığı tarih
ile bunun Başsavcılık tarafından gazetenin internet sayfasından indirilip delil
olarak dosyaya konulduğu tarih arasında üç veya dört yılı geçen örneklere de
rastlamak mümkündür. Hatta, Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep
Tayyip Erdoğanın 22 Ağustos 2001 tarihli bir gazetede yayınlanan açıklamasına
yer verilen iddianamedeki 5 nolu ek, bu haberin üzerinden yedi yıldan daha fazla
bir süre geçtikten sonra, 10 Mart 2008 tarihinde ilgili gazetenin internet
sayfasından indirilerek elde edilmiş ve delil olarak
sunulmuştur.
İddianame eklerinde sunulan
belgelerden partimiz hakkında delil toplama çalışmasının 24-25-26 Ekim 2007 ve
30-31 Ocak, 1-2 Şubat 2008 tarihlerinde yoğunlaştığı anlaşılmaktadır. Kapatma
davasında delil oluşturma endişesinin çok yoğun biçimde kendisini gösterdiği bu
iki zaman dilimi de anlamlıdır. 24-25-26 Ekim 2007 tarihindeki birinci delil
oluşturma girişimi partimizin güçlenerek çıktığı 22 Temmuz 2007 milletvekili
genel seçimleri ile Cumhurbaşkanı seçimi sonrasına denk gelmektedir. 30-31 Ocak,
1-2 Şubat 2008 tarihlerindeki ikinci delil toplama girişimi ise farklı siyasi
partilere mensup 411 milletvekilinin kabulü ile Anayasanın 10 ve 42 nci
maddelerinin değiştirilmesi dönemine rastlamaktadır.
İddianamede delil olarak kullanılan
gazete kupürlerinin çok az bir kısmı, ilgili gazetelerden günü gününe kesilen
kupürlerden oluşurken, büyük kısmı ise sonradan belli bir zaman diliminde
gazetelerin internet sayfalarından arşiv taraması yapılarak çıktı alınmak
suretiyle verilmiştir. Örneğin, bu bağlamda iddianamedeki 5, 7, 8, 16, 22, 24,
31, 32, 33, 35, 38, 39, 40, 42, 63, 73, 79, 80, 81, 83, 84, 86, 92, 99, 102,
103, 108, 112, 119, 134, 145 ve 178 nolu ekler bu biçimde konuşmanın veya
haberlerin yayınlandığı tarihten yıllar sonra internet teknolojisinin
imkanlarından faydalanılarak elde edilmiştir. Bu örnekler AK Parti hakkında
önceden kararlaştırılmış kapatma davası için sonradan delil toplama gayretinin
açık bir göstergesidir.
Öte yandan iddianame eklerinde delil
olarak sunulan gazete kupürlerinin bir kısmında sadece gazetelerde partimizle
ilgili yer alan haber ve yorumlara yer verilen kısımların fotokopisi sunulmuş,
ancak, gazete adı ve yayın tarihi belirtilmemiştir. Bu biçimdeki örnekler
iddianamenin hem özensiz biçimde acele olarak hazırlandığını göstermekte, hem de
laikliğe aykırı eylemlerin odağı olduğu izlenimini verebilmek amacıyla partimiz
aleyhine delil oluşturma gayretinin ne derece ciddiyetten uzak olduğunu gözler
önüne sermektedir.
Ses ve görüntü kayıtlarının bile tek
başına delil olarak kullanılamadığı bir hukuk sisteminde, internet gibi yalan ve
yanlış haberlerin çok yoğun bir şekilde yer alabildiği sanal bir ortamdan delil
üretmeye çalışmak bir hukuk garabetidir.
Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünde, Siyasi Partiler Kanununun 106 ncı maddesi uyarınca, idari mercilerin
siyasi partilerle ilgili yasak fiil ve haller hakkında edindikleri bilgileri
Başsavcılığa bildirmeleri gerektiği halde, AK Parti hakkında eklenen yüzlerce
kanıttan hiçbiri(nin) bu kanaldan intikal ettirilmemiş olduğu, bu kanıtların
tamamının Başsavcılık tarafından resen yapılan araştırma sonucunda edinildiği
belirtilmektedir. Başsavcıya göre bu durum bile
davalı partinin kamu
görevlileri üzerinde yarattığı etkinin açık göstergesidir
(s.23).
Başsavcı bu durumu yanlış
yorumlamaktadır. Partimiz hakkında idari mercilerden laikliğe aykırı fiil ve
haller olarak nitelendirilebilecek herhangi bir bilginin Başsavcılığa
iletilmemiş olması, iletilebilecek bir delilin bulunmadığını göstermektedir.
Ayrıca, tüm kamu görevlilerinin AK Partinin etkisinde kalarak yasal
yükümlülüklerini yerine getirmediğini ileri sürmek, masumiyet karinesine aykırı
bir şekilde bu kişileri suçlamak ve töhmet altında bırakmak demektir. Esasen
Başsavcının yüzlerce dediği kanıtlar, başörtüsü konusundaki farklı
açıklamalardan ibarettir.
İddia makamı tarafından partimiz
aleyhinde ileri sürülen delillerin büyük bir kısmı gazete haberleri ve
yorumlarından oluşmaktadır. Bu haber ve yorumların, gerçeklikleri başka
ikna edici delillerle desteklenmedikçe, tek başına delil olma vasıfları
bulunmamaktadır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, yakın tarihli bir siyasi parti
kapatma davasında, davalı parti genel başkanının yaptığı ileri sürülen bir
konuşmanın sadece bir dergide yayınlanmış olmasını ispat için yeterli kabul
etmemiştir. Mahkemeye göre İddianamede yapıldığı ileri sürülen konuşma hakkında
kanıt gösterilmemiştir. Her ne kadar, Sancak Dergisinin Ocak 1994 tarihli
sayısında bu konuşmaya yer verildiği belirtilmiş ise de, konuşmanın yapıldığı
saptanamamıştır. (E. 1997/1, K. 1998/1, K.T. 16.1.1998).
Partimiz mensuplarına atfedilen
sözlerle ilgili olarak, bir kaçı dışında, ses ve görüntü kaydı sunulmamıştır.
Kaldı ki, sunulan ses ve görüntü kayıtlarının da tek başına kesin delil olma
durumu söz konusu değildir. Teknik açıdan bunların sahte olmadığı kanıtlanmalı
ve ayrıca gerçek olduğu kanıtlananların da Anayasanın 38 inci maddesinin altıncı
fıkrası uyarınca hukuki yöntemlerle elde edilmiş olduğu ortaya konulmalıdır.
Bunu yapacak olan da iddiada bulunan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığıdır.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi de bir
iddiayı desteklemek için sunulan ses ve görüntü kayıtlarının başka delillerle
doğrulanmadıkça kullanılamayacağını belirtmiştir. Mahkemeye göre,
Başkaca inandırıcı ve pekiştirici kanıtlar bulunmadıkça yalnızca ses
bantlarının
çok ağır bir isnada
ciddilik kazandırabilmesi bir hukuk Devletinde
düşünülemez. Böylece Anayasa Mahkemesi, bir delilin isnadın ciddiliği görüşüne
desteklik edebilecek bir nitelikte olması gerektiğini vurgulamıştır. (E.
1971/1, K. 1971/67, K.T. 17.8.1971 ve 19.8.1971). Ayrıca, bir siyasi parti
kapatma davasında da Mahkeme, davalı partinin kasetlerin tek başlarına
delil olamayacakları iddiasını kabul etmiştir. Buna göre, Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Askeri Yargıtay'ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve
kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak
kabul edilmektedir. (E. 1993/3, K. 1994/2, K.T.
16.6.1994).
Başsavcı esas hakkındaki görüşünü
hazırlarken Türkiye içinde topladığı delillerin yeterli olamayacağını görmüş
olacak ki, delil toplama çabasını ülke sınırları dışına taşırmıştır. Esas
hakkındaki görüşünde Başsavcı, İranda yayınlanan bir gazetede çıkan yazıda
Türkiyede bir İslam Devrimi beklentisi olduğunun yazıldığı iddiasına yer
vererek (s.25), bunu partimiz aleyhine delil olarak sunmuştur. Yurt dışındaki
bir gazetede yer alan bir iddianın hangi mantıkla partimizle
ilişkilendirildiğini anlamak mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla delil
oluşturmak bizi son derece tehlikeli noktalara götürebilir.
İddianamede partimiz mensuplarına
atfedilen söz ve faaliyetlerden bir kısmı doğruluğu başkaca delillerle
desteklenmeden basında haber yapıldığı şekliyle delil olarak gösterilmiştir.
Hatta basında yer alan haberlerden bir kısmı da tahrif edilmek suretiyle
deliller arasına eklenmiştir.
Örneğin Başbakanın New Straits
Timesa verdiği mülakat iddianamede ve ardından da esas hakkındaki görüşte
tahrif edilmek suretiyle delil olarak sunulmuştur.
Başbakana atfedilen Modern bir
İslam devleti olarak Türkiye, medeniyetlerin uyumuna örnek olabilir (s.27)
sözü, iddianamedeki çarpıtmalara dayalı kurgulamanın tipik bir örneğidir.
Başbakanın Malezyada yayınlanan New Straits Times adlı gazeteye verdiği
mülakat söz konusu gazetede İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır.
Ekte dönemin Star Gazetesinin
talebi üzerine Malezyanın Türkiye Büyükelçiliği tarafından gönderilen ve
anlaşılan oradan da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iletilen New Straits
Times (NST) gazetesinin söz konusu mülakata ilişkin sayfalarında Başbakan
Erdoğanın İslam devleti anlamına gelebilecek hiçbir sözü bulunmamaktadır.
Delil olarak sunulan kısmın İngilizcesi şöyledir:
NST: What role would Turkey want to
play in global affairs as a modern Muslim nation?
Erdogan: Turkey can serve as a model
of how Islam and democracy can coexist in a harmonious way. Turkey will prove
(Samuel) Huntington wrong when he said that there would be a clash of
civilisations. Turkey can show that harmony of civilisations is
possible.
Nitekim, bu mülakatın Türkçe
orijinali Başbakanlık Basın Merkezinin resmi internet sitesinde tam metin
olarak yer almıştır. Mülakatın ilgili kısmı şu şekildedir:
SORU: Türkiye modern Müslüman bir
ülke olarak, ne gibi bir rol oynamak ister?
BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN:
Türkiye, İslâmiyet'in ve demokrasinin, ahenkli bir biçimde birarada
bulunabildiğini gösteren bir model olabilir. Türkiye, bir medeniyetler
çatışması yaşanabileceğini söyleyen Samuel Huntington'un yanılmış olduğunu
kanıtlayacaktır ve medeniyetlerin ahenk içinde yaşamasının mümkün olduğunu
gösterebilir.(EK-3)
Tek başına bu örnek bile, İngilizce
metinlerin çevirisi yaptırılmadan ve doğruluğu araştırılmadan, kasıtlı gazete
haber ve yorumlarından önyargılı bir şekilde aynen aktarılmak suretiyle Ek
olarak sunulması, partimiz hakkında delil oluşturma çabasının ne boyutlara
ulaştığını açıkça göstermektedir.
Bu gerçeklik karşısında farklı bir
yaklaşım sergilemesi gereken Başsavcı esas hakkındaki görüşünde de tahrifat
yapmaya devam ederek şöyle demektedir: İddialarımızı doğrulayan kanıtlar,
Başbakanın gazetecinin sorusuna verdiği yanıtın
içindedir. Başbakan yanıtında, Türkiye'nin
geleceğine ilişkin değerlendirmeler yaparken, geçmişine ilişkin de sonuçlar
çıkarmaktadır. Laik ve demokratik bir ülkenin İslamiyetin ve demokrasinin
ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği bir model olacağını ifade
ederken, bu tespitin arkasında Cumhuriyetin laik karakterinin
yadsınmasının yanı sıra, ülkemizde şimdiye kadar İslamiyet ile demokrasinin
bağdaştırılamadığı, bir çatışmanın yaşandığı ön yargısı ve değerlendirmesi
vardır. (s.41). Başsavcılığın, ne anlama geldiği çok açık olan bir metinden,
niyet okuyuculuğu yöntemiyle bu kadar farklı anlamlar çıkarma başarısı
karşısında şapka çıkarmak gerekir. Öte yandan, Başsavcılık esas hakkındaki
görüşünde bu konuda tahrifat yapmayı sürdürmektedir. İddianamede Başbakanın bu
konuşmasının tamamen tahrif edildiğini ilk cevabımızda açık bir şekilde ortaya
koyduktan sonra, tahrifatı ortaya çıkan Başsavcılık bu defa da esas hakkındaki
görüşünde kelime oyunları ile farklı bir çarpıtmaya başvurmaktadır. Başbakanın
konuşmasında geçen Türkiye İslamiyet'in ve demokrasinin ahenkli bir biçimde
bir arada bulunabildiği ifadesi, "İslamiyetin ve
demokrasinin ahenkli bir biçimde bir arada bulunabileceği şeklinde
kullanılarak farklı bir anlam üretilmeye çalışılmıştır.
Basında yer alan haberlerin ek
delillerle doğrulanmadan kullanılması, hiçbir zaman var olmamış olguların
delil olarak gösterilmesi gibi bir garabeti de ortaya
çıkarmaktadır.
Örneğin, İddianamede, Meclis eski Başkanı Bülent Arınçın laik devlet ilkesine
aykırı eylem ve demeçleri arasında, Başkanlığını yaptığı TBMMnin mescidinde
Kuran kursu açıldığının yazılı basında yer aldığı şeklinde bir ifadeye de yer
verilmiştir (s.57). Başsavcılık konuyla ilgili biraz araştırma yapmış olsaydı,
bu haberin tamamen düzmece olduğunu öğrenebilirdi. Nitekim bu konuda CHP Denizli
Milletvekili Mehmet Neşşar tarafından TBMM Başkanı Bülent Arınça yöneltilen
TBMM kampusü içindeki mescitte Kuran Kursu açılıp açılmadığı şeklinde bir
soru önergesi üzerine mesele aydınlatılmıştır. Bu soruya verilen 3.7.2005
tarihli cevapta Mecliste Kuran Kursu açılmadığı, kurs açma yetkisinin de
Diyanet İşleri Başkanlığına ait olduğu belirtilmiştir (EK-
4).
Aynı şekilde, tekzip edilen ve aslı
olmayan konuşmalar da iddianamede delil olarak kullanılmıştır. Halbuki, kamu adına hareket eden
iddia makamının iddianamesini gazete kupürlerine dayandırırken, bu haberlerle
ilgili tekziplerin olup olmadığını da araştırması gerekirdi. Ayrıca aynı haber
birden fazla basın ve yayın organında birbirinden farklı şekillerde yer almış
olmasına rağmen, iddianamede bunlardan sadece maksada uygun olduğu
düşünülenlerin alınması da objektiflikten uzaklaşıldığını
göstermektedir.
Öte yandan Başsavcı esas hakkındaki
görüşünde, basında yer alan haberlerin tekzip edilmemiş olmasını bunların doğru
olduğuna karine saymaktadır. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Zira, bir
gazete haberinin tekzip edilmemiş olması orada yer alan hususların doğru olduğu
anlamında gelmez. Birçok Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere
gazete haberlerinin destekleyici başka kanıtlarla doğruluğunun ispatlanması
şarttır. Aksi durumda basında hakkında gerçek dışı haberler yer alan ancak
tekzipte bulunmayan ya da bulunamayan kişilerin bir hukuk devletinde kabul
edilemeyecek şekilde suçlanması tehlikesi ortaya çıkabilir. Tekzip kişinin kendi
isteğiyle başvuracağı bir yoldur ve kişileri buna zorlamak mümkün değildir.
Sayısız basın yayın araçlarının hergün onbinlerce haber yaptığı bir ortamda
kişilerin bundan haberdar olabilmesi bile çoğu defa mümkün değildir. Örneğin
Başsavcı hakkında yakın zamanda basın yayın organlarında binlerce haber yer
almış ve bir kısmında da çeşitli ithamlarda bulunulmuştur. Eğer Başsavcı bunları
tekzip etmediyse doğru olduğuna mı hükmetmek gerekir? Bir hukuk devletinde
kişileri kendi haklarındaki asılsız haberleri takip ve tekzibe zorlamak mümkün
olmadığı gibi, salt bu haberlerle o kişileri suçlamak da sorumluluk hukuku
ilkeleriyle bağdaşmaz.
İddianamede, Ulaştırma Bakanı Binali
Yıldırımın Reformlar sancılı olur
Tarihte de bu reformlar gerçekleştirilirken
birçoğu kanlı oldu. Bu konuda sabır ve zamana ihtiyacımız var. Önemli olan bir
şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz. Yolumuza da bu
şekilde devam edeceğiz. (s.85) şeklinde beyanda bulunduğu ileri sürülmüştür.
Binali Yıldırımın bu konuşması çeşitli basın organlarında yer almış, bunlardan
sadece birisinde kanlı oldu ibaresi geçmiştir. Oysa bu konuşmaya yer veren çok
sayıdaki diğer yayın organlarında bu ibare kesinlikle bulunmamaktadır. Kaldı ki,
bu konuşmanın yapıldığı derneğin resmi tutanaklarında da, söz konusu cümle
Reformlar sancılı olur. Reformları uzlaşarak yapmak toplumun menfaatinedir.
Reformların bir kısmının sonu alındı. Bir kısmının da zamana bağlı olarak
alınacaktır. Kırıp dökmeden iş yapmak zorundayız şeklinde yer almaktadır.
Başsavcı esas hakkındaki görüşünde bu konuşmayla ilgili haberin yer aldığı
gazetenin tekzip edilmediğinden bahisle konuşmanın yapıldığı derneğin resmi
tutanağının doğruyu yansıtmadığını ileri sürmektedir. Başsavcının bu konuşmayı
düzenleyen kuruluşun resmi tutanağı yerine, doğruluğu başka kanıtlarla
desteklenmeyen söz konusu gazetenin haberine itibar etmesi kabul edilemez. Öte
yandan, bir an için Binalı Yıldırımın Tarihte de bu reformlar
gerçekleştirilirken birçoğu kanlı oldu sözünü söylediğini varsaysak bile bunun
laikliğe aykırı bir söylem olarak takdim edilmesi yanlıştır. Kaldı ki Yıldırım,
iddianamede yer verilen konuşmasında bu biçimdeki yöntemi tasvip etmediklerini
de önemli olan bir şeyi yaparken kırıp dökmemek ve bu da bizim hassasiyetimiz.
Yolumuza da bu şekilde devam edeceğiz sözleri ile ifade etmektedir. İlginçtir
ki, Başsavcı da esas hakkındaki görüşünde laikliğin dini dogmalara ve
hurafelere karşı verilmiş uzun ve kanlı bir mücadelenin ürünü olduğunu (s.10)
söylemektedir. Biz de şimdi Başsavcının bu sözünü, laikliğin korunması için
yapılmış bir şiddet çağrısı olarak mı yorumlamalıyız? Bir an için Binali Yıldırımın bu
sözü söylediğini varsaysak bile, Başsavcının kendisi söyleyince
sorun teşkil etmeyen bir sözü, AK Partili birisi söyleyince kapatmaya delil
olarak sunması tam bir tutarsızlıktır.
Yine iddianamede AK Parti Mardin
Milletvekili Nihat Erinin TBMM Dışişleri Komisyonu toplantısında
2003 yılı Aralık ayında yaptığı konuşmada din eğitiminin yeterince
verilmemesinden yakınarak Böyle olunca da gençler illegal örgütlerin eline
düşüyor. Tehvid-i Tedrisat Kanunu getirildi tekkeler kaldırıldı, ama tekkelerde
verilen bilgi, mevcut düzenleme ile verilemiyor. Bu yüzden insanlar yanlış
yerlere, hatta örgütlere yöneliyorlar, dediği ileri sürülmüştür (s.77).
Halbuki söz konusu konuşma iddianamede ileri sürüldüğü gibi olmayıp, bu
konuşmada kesinlikle tekke kelimesi geçmemiştir. Nitekim Komisyon Başkanı da
bu durumu teyit etmiştir. Ayrıca, basında çıkan haberler üzerine Nihat Eri,
tekzip metni göndermiş, ertesi günkü yayınlarında bir kısım gazeteler
açıklamalarından bahsetmiştir. Tekzipten hiç bahsetmeyen bir gazete muhabirine
Basın Konseyi tarafından uyarma cezası verilmiştir.
Diğer yandan, iddianamede AK Parti
İstanbul Milletvekili Egemen Bağışın açıkça Bu benim düşüncem. Partimin
düşüncesini soruyorsanız, henüz bu konuyu konuşmadık şeklinde ifade ettiği
kişisel görüşleri adeta partimizi bağlayan beyanlar olarak gösterilmiştir
(s.98). Bağış bu konuşmanın bazı kısımlarını tekzip ettiği ve tekzip metni 7 ve
8 Şubat 2008 tarihli basın ve yayın organlarında yer aldığı halde
iddianamede bu husus belirtilmemiştir. Aksine, bu konuşmanın bağlamından
koparılarak ve tekzipler dikkate alınmadan, Merve Kavakçı hadisesiyle
irtibatlandırılmaya çalışılması (s.124), iddianamenin deliller açısından
zayıflığını ve kurgusal boyutunu gösteren diğer bir çarpıcı örnektir. Başsavcı
esas hakkındaki görüşünde Egemen Bağışın bu sözleri söylediğine ilişkin bir ses
kaydından bahsetmekle birlikte, ekte sunulan deliller arasında buna dair bir
kayıt bulunmamaktadır.
İddianamede, bir televizyon
programında AKP'nin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi Ayşe Böhürler ile
Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu arasında geçen konuşmada, Ayşe
Böhürlerin türbanlı olarak hukuk öğrenimini bitirmiş bir kadının yargıçlık
yapmasını savunduğu, bu doğrultudaki önerilerini Burhan Kuzunun, Acele etmeyin
ona da sıra gelecek diye yanıtladığı şeklindeki ifadelere yer
verilmiştir (s. 95).
Bu iddia da tamamen gerçek dışıdır.
Burhan Kuzu, hiçbir yerde böyle bir açıklama yapmamıştır. Bu konuda yayınlanan
gazete haberlerine itibar etmek yerine, söz konusu televizyon programının
kasetleri izlenmiş olsaydı, iddianamede bu asılsız sözlere yer verilmezdi.
Nitekim Kuzu, hakkında bu yönde çıkan gazete haberlerini tekzip etmiş ve bu
tekzip yazısı daha önce bu yanlış haberi yayınlayan gazetelerin köşe yazarları
tarafından da yayınlanmıştır. Başsavcı esas hakkındaki görüşünde Burhan Kuzunun
söz konusu televizyon programında susmak suretiyle başkasının söylediği sözü
onayladığını söyleyerek, iddianamedeki ithamının yanlış olduğunu itiraf
etmektedir. Ancak ne yazık ki Başsavcı, Burhan Kuzunun susmasından bile bir
anlam çıkararak suçlamasını sürdürmektedir. Bir hukuk devletinde kişilerin
susmasını bile hukuka aykırı gören bir zihniyet hak ve özgürlükler bakımından
endişe vericidir.
Aynı şekilde, iddianamede partimiz
Gaziantep Milletvekili Fatma Şahinin kamuda türban takılması hakkında beyanda
bulunduğu ileri sürülmüştür. (s.97). Ancak, Fatma Şahinin konuşması bazı basın
organlarında tamamen çarpıtılarak yer almıştır. Şahin, daha sonra kamuda
çalışanların başörtüsü takması gerektiğine ilişkin bir düşüncesi ve çalışmasının
olmadığını açıkça belirtmiş ve bu konudaki düzeltmeler farklı basın
organlarında yer almıştır. Ne yazık ki, bu düzeltmeler de iddianamede yer
almamıştır. Başsavcılık esas hakkındaki görüşünde Fatma Şahinin sonradan böyle
bir sözünün olmadığını açıklamasının hiçbir değeri olmadığını iddia etmektedir.
Fatma Şahin böyle bir ifadesinin bulunmadığını belirtmek için tekzipte
bulunmanın dışında acaba daha ne yapabilirdi? Bu tekzibe rağmen ne yazık ki
Başsavcının önyargısı değişmemiştir. Bu durum bize Einsteinın önyargıları
yıkmak atomu parçalamaktan daha zordur sözünü
hatırlatmaktadır.
İddianamede Devlet Bakanı Mehmet
Aydının; 2004 yılı Nisan ayında Almanyada Frankfurter Allgemeine gazetesine
verdiği demeçte Eğer bir kadın kapanması gerektiğini düşünüyorsa, bu konuda
bir demokrat olarak sadece şunu söyleyebilirim: buna hakkı var
Türban takılması,
kamu kuruluşlarında mümkün olabilir
Bizim kadınlara kendi kurallarımızı
zorlamaya hakkımız yok. Aksi halde bir yan konudan büyük sorun yaratırız
dediği ileri sürülmektedir. (s. 89). Oysa Mehmet Aydın bu sözleri Almanyada o
tarihte yaşanan başörtüsü tartışmaları hakkında söylemiştir. Mehmet Aydına
Almanyada adı geçen gazete muhabiri, Berlinde başını örterek devlet okulunda
derslere giren öğretmen nedeniyle Almanyada yoğun şekilde İslami başörtüsü
tartışılmaktadır. Hicap (başörtüsü) İslamcı aşırılığın bir simgesi midir?
şeklinde sorular yöneltmiştir. Aydının iddianamede yer verilen sözleri bu
soruya verilen bir cevap olup, Türkiyedeki sorunla ilgisi yoktur.
Diğer yandan, iddianamede Konya'nın
Seydişehir Belediye Başkanı İbrahim Halıcının ''İnşallah bütün okullar
imam hatip olacak'' dediği, ileri sürülmektedir (s.105). Sadece Cumhuriyet
gazetesinde yer alan bu iddia tamamen asılsızdır. İddianamedeki bu söz, İbrahim
Halıcının konuşmasını haber yapan 30 Mart 2008 tarihli çok sayıdaki yerel
gazetenin hiçbirinde yer almamıştır. Buna rağmen Başsavcılığın esas hakkındaki
görüşünde hala bu iddiasını sürdürmesi anlaşılır gibi
değildir.